2010 yılında Rize’nin yaylalarını pedal pedal keşfettik. Bulutların üzerinde akşam yemeği yemek ne demekmiş onu öğrendik. Bu muhteşem gezinin klibini kaçırmayın derim.
Rize 2010 turunda Amlakit’ten Çat’a kadar süren yolculuğumuzun muhteşem doğa içinden seçmeleri. Keyifli seyirler.
Avusor Yaylasina bisikletlerle tirmanirken ve yaylada gecirilen guzel anlarin kisa ozeti. Biz cok eglenmistik umarim siz de izlerken eglenirsiniz.
2010 Rize turunda Avusor Yaylasinda bisikletcileri irtifa carparsa ne olur? Izleyelim hep birlikte gulelim.
)
Çıkarız Çıkarız Olmadı İtekleriz (Rize_9. Gün/Son)
”Lastik Patladıkça Biz de Patladık!”
Merhaba Sevgili Bisiklet Severler,
Maceraya kaldığımız yerden devam ediyoruz ya da bitiriyoruz desek daha doğru olacak. Evet biliyorum üzücü bir durum, biz de bitmesin hiç bu rüya diyenleriz ama her güzel şey gibi turumuz da maalesef bitiyor.
Nasıl olsa acelemiz yok diye güzelce uyuyalım dedik. Tamam sabah 6’da kalkmadık ama öyle öğlene kadar da uyuyamadık. Güneşin sıcaklığını hissettirmeye başladığı anda çadırın içi adeta hamam gibi oluyor. “Ayh anam vay” diyerek fermuarı araladım ve kendimi tulumla beraber dışarı zor attım. Ohhh mis gibi havayı alınca kendime geldim. “Şimdi kalk elini yüzünü yıka, lensini tak, saçını topla, üstünü giyin” deyince iç ses amaaaan diyerek tekrar içeri girdim ama tabi bu fazla uzun sürmedi.
Hani o en son kazık yediğimiz kahvaltı vardı ya iyiki artan ekmekleri yanımıza almışız. Bugün kendimizi cezalandırıyoruz, öyle kahvaltıya falan para vermek yok. Çantalarda ne varsa onu yiyeceğiz. Ancak şöyle bir sorunumuz var ki gölge yok. 2000 metrelerde güneşe bu kadar yaklaşmışken insanın en çok ihtiyacı olan şeylerden biri gölge bir yer. Yoksa o kahvaltı keyfi eziyete dönüyor. Çamların arasına girecek yer yok girsek de gölge yok. Öyleydi böyeydi derken en son çadırı söküp pollerinden kaldırıyoruz. Arkasında kalan daracık gölgeye sığmaya çalışarak kahvaltımızı tamamlıyoruz. Hak vereceğiniz gibi öyle uzun uzun keyfini çıkaracak bir pozisyonda değiliz.


En kısa şekilde karnımızı doyurup iki gündür sökülü olan bagajlarımızı toplayıp bisikletlere yerleştiriyoruz. Şimdi yola çıkma zamanı. İnanılmaz berrak ve güzel bir gün. İs yok sis yok. Hemen aklıma kask kameramı bağlamak geliyor ve takıyorum tepeme. “Serkan sen önden git de seni çekeyim” diyorum. Serkan yükünün ağırlığıyla haklı olarak çok temkinli ve yavaş gidiyor. Arada sırada çekim yapıyorum bazen sıkılıp basıp gidiyorum sonra aşağıda onun gelmesini bekliyorum derken birbirimizden kopmamaya çalışıyoruz.




İki foto molası iki video molası derken bir anda “fııııs” diye bir ses geliyor ön tekerimden. “Aman yaa” diyorum oldu mu şimdi? Ne güzel keyifli keyifli gidiyorduk. Serkan ile birlikte ön tekeri çıkarıp bakıyoruz. Hımmm lastik fena yerden gitmiş. Tam sibobun dibinden yırtılmış. “Tüh be slimelı lastikti bir de. Demek kapatamadı yarığı” diyerek yedek lastiği hazırlıyorum. Bu arada jantlarım alev alev yanıyor. Hani hep derler ya mtb kullanacaksan disc fren olacak. Biz turcular da karşı çıkarız v-break olacak bakımı, tamiri kolay olacak diye. İşte hayatımda ilk defa bu yayladan inerken disc frenin eksikliğini hissediyorum. Şimdiye kadar Karadeniz’de gördüğüm en kötü yayla yolu Pokut’unki. 11km boyunca çok dik bozuk bir yolu tırmanıyorsunuz. “Neyse bundan sonra daha yavaş ve dikkatli git” diyor Serkan. Arkadaşlarım yokuş aşağı yüklü bile olsam hızlı gitmeyi ne kadar sevdiğimi bilirler. Ancak bu söz dinlenmeyecek bir zaman değil. Eğer bir kez daha olursa başka yedek lastiğimiz yok. Aslına bakarsanız vardı. Ama iki gün önce domuzlar gelmesin diye nemli kütükleri yakmaya çalışırken yamacanak olan lastiğin birini yakmak zorunda kalmıştık. O yüzden elde var sıfır.



Geçiyorum öne, Serkan arada yavaşlamamı söylüyor. Tam o sırada sağ tarafımdan vahşi bir hayvanın boğuşma, bağrışma sesleri geliyor. Sanki Tazmanya canavarı yanıbaşımda. Kafamı çevirip bakıyorum ama sarmaşıklardan hiçbir şey görünmüyor. Umarım Serkan bu sesi duymaz diyerek içimden geçiriyorum. Aramızda yaklaşık 15 m mesafe var. Sol tarafım uçurum ve 30m ötemde de çok keskin bir viraj bizi bekliyor. Serkan’ın sesi duymasıyla beraber nabzı yükseldi ve bana bağırmaya başladı. “Bas hacım bas bas baaaaaas.” “Serkan su sesidir o, hava yapmıştır” dedim. “Ne suyu ya bildiğin canavar, dikkatli hızlan” demesiyle biz bir hızlandık bir hızlandık. İlerideki viraja gelince mecbur yavaşlamak zorunda kaldık. Virajı döndükten sonra biraz ileride yavaşlayıp durduk. “Duydun mu, ben seni duymasın diye gürültü de yaptım” dedim. “Yahu o nasil bir sesti öyle, nasıl bir hayvan anlamadım ki.” “Bence İso buraya saklanmış bize şaka yapıyordu” dedim. Tanıyanlar bilir İso’nun da ona yakın sesler çıkarabildiğini hahah.
) Endişenin yerini gülme aldı.
Gidiyorum otla, böcekle, kamerayla oynarken zaman geçiyor bu sayede jantları soğutuyorum. Buna rağmen en son duymak istediğim o ses ikinci kez kulaklarımda yankılanıyor “fısssss”. “Aman ya kahretsin” deyip bisikleti kenara atıyorum. O kadar da dikkat ettim beklettim al işte yine gitti. Serkan “tamam hacım sakin ol, hele bi bakalım belki başka yerden gitmiştir” diyor. Ama maalesef yine aynı yerden patlamış. Siz siz olun ince siboplu jantı matkapla deldirip araba siboba çevirttiğinizde; bir zımparalama işini dikkatlice kendiniz yapın, iki deliği biraz geniş açın. Yoksa düzgün açılmayan deliğin etrafındaki çapaklar jant ısınıp genleştiğinde lastiği böyle parçalıyor. Biz şimdi yeni çözümler üretmek zorundayız. Serkan sibop etrafını zımparalarken ben de yamada siboba göre bir delik açıyorum. Başka şansımız yok. Elimizden gelenin en iyisini yapıp dua etmekten başka şansımız yok.



Hadi inşallah maşallah ile bir iki kilometre idare ediyor. Ama yine o iğrenç ses geliyor. Bir köyde durup mola veriyoruz. Köy dediysem Karadeniz köyleri işte. İki-üç ev bir araya geldiyse ona köy diyebilirsiniz. Yanımızdaki vişneli tangi çıkarıp mataraya döküyoruz üstüne de buz gibi bir su. Manzara o kadar muhteşem ki hani şu mesele aklımıza takılmasa şimdi semaverde çay hayal ederdik. Kuru kayısılar resmen boğazıma takılıyor. Kaşlarım çatık, mutsuz ve umutsuzum. Çünkü yardım isteyebileceğimiz bir tane bile araç yok. “Hacım sen benim bisikleti al bin, ben de seninikini aşağı kadar getiriyim” diyor Serkan. “Yok ya ben zaten seninkini kullanamam. Sen bin yavaş yavaş git ben de yürtüyerek gelirim” diyorum. Bisiklet yanımda yokuş aşağı frenleri sıkarak başlıyorum yürümeye. Yaklaşık 3km beton yola kadar yürüyorum. Kollarım da bacaklarım da ağrıyor.
Yüzümüz pek gülmüyor işte o anların videosu.
Şenyuva’ya indiğimizde çardakta oturup hem biraz dinlenelim hem de sabahtan beri eksikliğini hissettiğimiz çaylarımızı içelim diyoruz. Arkama yaslanıp kollarımı yana açarak dirseğimi tahtaya koyuyorum ki o da nesi? İnanılmaz bir yanma hissi! Kolumu kaldırmamla altından kalkan arıyı görmem bir oluyor. “Yahu niye hep aksilikler beni buluyor? Al işte bi de arı soktu durduk yerde, yanıyor alev alev” diyorum. Çardakta bizden başkaları da var. Sorular, cevaplar, tur, muhabbet derken zaman geçiyor. Halen üstesinden gelmemiz gereken bir lastik var bir yandan da çözüm üretmeye çalışıyoruz. Bu sefer öyle dahiyane bir fikir bulamadık. Evet açıklıyorum. Benim ön tekeri çıkarıp Serkan’ın bisiklete taktık hahahah
) Yok mok desem de defalarca hayır desem de “sen hızlı gidiyorsun düşersin, onu bana ver ben yavaş yavaş hava basa basa giderim” diyor canım kankam.

Az gittik uz gittik hep düz hep yokuş aşağı gittik. Bu ne sabır bu ne azimdir arkadaş! Her 15 dk’da bir hava basarak Serkan yol aldı. Ben hayatımda bu kadar sabırlı bir insan görmedim. En son 5. kez şişirdiğinde “yeter artık ama yaa vallaha küfredicegim” dedi. Ben de “bu mu yani bu mu bütün tepkin” dedim. Ben olsam pompayı da bisikleti de çoktan fırlatmıştım. Adamdaki sabır beni bir kez daha şaşırttı. En son bu böyle olmayacak dedik, bisikletleri kenara çektip otostop çekmek için elleri kaldırdık. Bu arada geldiğimiz nokta Çamlıhemşin kavşağından 3-4 km ileride. Aslına bakarsanız baya da yol geldik. O kadar pikapa otostop çektik ama hiçbiri durmadı. Kimisi dolu kimisi boş. Nihayet yardımımıza yine bir kamyoncu yetişti.
-Selamünaleyküm abi!
-Aleykümselam.
-Benim lastiğim patladı, yedek de yok. Bizi bi lastikçiye bırakır mısın?
-Tamam yükleyin. Hemen ışıkların orada bi lastikçi var. Sizi orada bırakıyım ben.
Kamyonun kapaklarını açtık, kocaman bir kablo rulosu var. Sanırım büyük elektrik kablolarından. Bisikletleri zar zor kenarlara sığdırıyoruz. Hoplaya zıplaya Ardeşen yolu kavşağına kadar gelip bisikletleri kamyondan indiriyoruz.
Lastikçi önce elektrikli bir şeyle güzel bir zımpara yapıyor. Sonra da yeşil değişik bir yapışkan sürüp bekliyor. “Bu sizi baya idare eder” diyor. “Cok da önemli değil bisikletçi bulana kadar idare etse yeter” diyoruz. Ardeşen’deki bisikletçiyi sora sora buluyoruz ancak bugün Pazar olduğu için bisikletçinin kapalı olduğunu görünce “aman yaa” diyorum yeniden.
Ne gündü yahu aksilik aksilik üstüne. Allah sonumuzu hayretsin inşallah. Bir gün daha burada kalmanın anlamı yok arkadaşlarımızı ziyaret edeceksek haydi yola çıkalım deyip otogarın yolunu tutuyoruz. Ha turumuz bitti bitmesine ama hazır Doğu Karadeniz’deyken dostlarımızı da ziyaret edip öyle Ankara’ya dönelim diyoruz. Önce Giresun’a gidip Murat’ı sonra da Ordu’ya gidip Emre’yi ziyaret edeceğiz. Madem ki vaktimiz var deyip yol kenarındaki büyük lokantalardan birine oturuyoruz. Neyse ki dertler bitti, başımıza yenilerini açmadan biz artık otobüsümüze binelim diyerek otogara gidiyoruz.
Eveeeet turumuzun 9. ve sonuncu gününde yine birlikteydik. Maalesef bitti ama merak etmeyin illa ki yenileri olacak ve sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz. Başından beri bizi takip eden, yazıları okuyan, sabırla yenilerinin yayınlanmasını bekleyen herkese teşekkürler. Bir sonraki turda görüşene kadar hoşça kalın, dostça kalın efeeem.
Tur Bilgileri
1 Ağustos 2010 Pazar
Sal Yaylası – Şenyuva – Ardeşen
Toplam Yol: 40 km
Otlama hız: Aman ne bilelim? Bu sefer yürüdük, bindik, otostop çektik hepsi karıştı.
Çıkarız Çıkarız Olmadı İtekleriz (Rize_8.Gün)
“SALına SALına Gezmek Ne Güzel!”
Merhaba Arkadaşlar,
Biliyorum dünden beri yayla fotoğraflarının tadı damağınızda kaldı. Acaba bugün bizleri neler bekliyor biz de en az sizin kadar meraklıyız.
Sabahın 6.30‘unda Serkan beni dürterek “kalk hacım kalk” diye uyandırıyor. Aman Allah’ım bu hayra alamet değil tur boyunca yani tam yedi gündür bağır çağır zorla uyandırdığım turdaşım ilk defa beni uyandırıyor. Açıyorum gözlerimi ne oldu diyerek.
- Hadi kalk da kahvaltıya gidelim, ben acıktım.
- Saat kaç?
- 6.30
- Aman Serkan ya bugün bisikelt de sürmeyeceğiz bırak da az daha yatalım.
- Kalk kalk ben acıktım.
- Ya offf az bi sus bi dur.
- Kızım ben 4.30`da kalktım 5’te kalktım zor durdum bu saate kadar hadi kalk.
- İyi be, iyi be.
- Pokut’a kahvaltıya gidelim hazırlan da.
- Ohoo yüzünü yıka, lensini tak derken.
- Yaw hadi çabuk, aynan nerde ben yardım edeyim sana.
- Serkan ne bu acele? Ne haltlar karıştırıyorsun sen?
Yüzümü yıkıyor, dünyayı daha parlak ve net görebilmek adına da lenslerimi takıyorum. Üzerimi giyindikten sonra gece girmeye korktuğumuz orman içindeki patikadan Pokut’a doğru ilerliyoruz.
Patika o kadar muhteşem ki fotoğraf çeke çeke ilerliyoruz. Hotele vardığımızda trekking grubunun ayrılmak üzere olduğunu görüyoruz. Serkan’ın sancısı şimdi anlaşıldı. Onlar gitmeden önce yetişmek istiyormuş. Yorumsuz!




Sal Yaylasına bakış,

Dikkatli bakın, uzaklardaki evler Amlakit Yaylası,

Hoşça kalın dostça kalın uğurlamalarından sonra bari biz de burada kahvaltı yapalım diyoruz. Kahvaltıda neler var diyoruz. Başlıyorlar saymaya peynir, zeytin, muhlama, reçel… Tamam tamam yeterli çay da var değil mi? Evet cevabının ardından sofranın kurulması için balkon kısmına geçiyoruz. İnanılmaz güzel bir manzara var. Oturup keyfini çıkaralım bari diyoruz. Amma ve lakin sabahın erken saatine rağmen yakıcılığı olağanüstü düzeyde. Güneşe yakın olmak böyle bir şey olsa gerek. Açım karnına olmaz demeyen Serkan tüttürüyor bir sigara. Ben de hem dumandan hem de güneşten bunalıp içeri kaçıyorum. Peşime Serkan da geliyor ve kahvaltıyı içeride yapıyoruz.


Bizim dünkü ufaklık yine buralarda. Pişt Yunus n’aber diyorum hiç pas vermiyor. Kendini bugün iyice aşmış. Dünkü emzik çıkartılıp bir kenara fırlatılmış, ayakkabılar da öyle. Yine köpekle oynuyor. Girdi kulubenin içine çıkmıyor sıpa. Bu çocuktaki cesaret ve kendine güven bizi oldukça sarstı. Demek neymiş? Kendine güvenen sağlıklı nesiller için ufakken bu şekilde eğitiyormuşuz ama çaktırmadan. Şunu yap, bunu yapma hayır evet diye bağırmadan.


Artık hesabımızı ödeyip yavaştan kalkalım diyoruz.
- Abi hesabı alabilir miyiz?
- Tabi hemen. 40 lira.
- Hık mık 40 mı? Kişi başı yani 20 lira mı?
- Evet
Kaşlarımı çatıp Serkana bakarken titrek ellerim cüzdana gidiyor. İçimden de geçmiş olsun diyorum. İşte memleketimin en genel hali. Ama suç kesinlikle bizde. Şimdiye kadar gittiğimiz her yerde 10 liradan kahvaltı almıştık. Burada da öyledir, en fazla ne kadar olabilir ki deyip masaya oturursan adamı böyle öperler işte. Şimdiye kadar yaptığımız kahvaltılardan daha fakir bir sofra olmasına rağmen şu verdiğimiz paraya öyle bir acıdık ki içimize oturdu. Olan keyfimiz de kaçtı. Hani değse bir şey değil de kesinlikle değmez. Sanki bana Ankara’nın en güzel cafelerinde brunch verdiler. Neyse yapılacak bir şey yok. Aldığımız dersle birlikte bize boynu bükük gitmek düşer.
Hotelin balkonundan yeni tecrübelerimizle ayrılıken bir şey çarpıyor gözümüze. Zımpara taşı. Serkan’ın çakısı yanındaymış. Hemen denemeye koyuluyoruz. Hani dün gece domuz, ayı gelmedi belki bu gece kahramanlık yapacağımız tutar. ![]()


Pokut’tan manzaralar,










Fotoğraf çeke çeke çadırımızın yanına doğru ilerliyoruz. Of bugün erken de kalktık akşama kadar nasıl vakit geçireceğimizi inanın bilmiyoruz. Bu yaylada ne yazık ki yapacak bir şey yok. Karşıda Amlakit, yan yoldan ilerlersek Hazindak yaylası var. Bisikletlerle Hazindak’a gitmeyi gözümüz yemiyor. Amlakit’e yürüyelim desek orayı da zaten gördük. Meraklısı için söyleyim ormanın içindeki patikalardan Amlakit’e ulaşmak 6-7 saati buluyormuş.



Hiç bu kadar büyük ve güzel bir mantar görmüş müydünüz?




Kantaron çiçeği birçok şey için faydalı. Yağını yaralarınıza sürerseniz kolayca iyileştirebiliyor mesela. Ben gidip biraz kantaron çiçeği topluyorum ve güneşte kurutmak için seriyorum. Serkan da son sigarasını yakıyor bu biterse ne yapacağım ben diye düşünerek.


Bunlar ağaç kurtları için yapılmış özel kapanlar. İçinde kokulu bir poşet asılı. Bu kokuya kanıp gelen kurtları yakalamak için asılıyor. Bu ağaç kurtlarının ormanı yok etme şekli şöyle; önce bir ağaca musallat oluyorlar. Ağacın suyunu çekerek besleniyorlar. Daha sonra yumurtalarını da buraya bırakıyorlar. Hepsi birden beslenmeye başlıyor ve ağaç zamanla tamamen kuruyor. Sonra yandaki ağaca atlıyorlar. Bu şekilde tüm ormanı talan edebilecek kadar zararlı bir canlı. Önceden Türkiye’de bu tarz kurtların olmadığı Bulgaristan’dan gelen tomruklarla ormanlara yayıldığı söylentisi yine her zamanki gibi Türklerin paranoyasını tetikliyor.



Dün akşam üzeri iki kız Sal yaylasındaki tepeye çıkmıştı telefon edebilmek için. Orada çekiyor madem haydi biz de gidelim diyoruz. Telleri açınca bir sürü mesaj ve cevapsız arama mesajı geliyor. Mesajların biri de Dask yarışındaki partnerimden. Orta parkurda 6. olmuşuz. Sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Dereceye giremedik bari 4. olalım diye beklerken 6.lık haberi beni çok da mutlu etmedi açıkcası. Önce aile bireyleri sonra arkadaşlar derken baya bir muhabbet ediyoruz. Ama canımız yine sıkılmaya başlıyor. O sırada Sefer Amca yaklaşıyor yanımıza. Ben telefonda olduğum için Serkan çoktan başlamış muhabbete. Serkan kafayı nikotine fena halde takmış durumda. Amcama burada sigara bulabilir miyiz diye sormuş. Amcam da bulursun demiş. Nereden diyince bende diye yanıtlamış. Telefonu kapattığımda Serkan’ın parlayan gözlerini görünce bana bu açıklamaları yapıyor. Sefer Memişoğlu ile birlikte Sal Yaylasındaki evine doğru yol alırken konu mesleklerimizden, nereden geldiğimizden falan açılıyor. Serkan elektrik teknisyeniyim deyince amcam sorunlu bir su motoru olduğunu elektriğinden anlayıp anlamayacağını soruyor. Serkan da çok iyi niyetli yardımsever bir çocuktur hemen bakalım diyor.



Amcamın evinin önüne vardığımızda Sefer Amcanın eşi ile tanışıyoruz. Kısa bir selamlaşmanın ardından erkekler aşağıdaki eve motora bakmaya gidiyor, ben de teyzemle beraber muhabbet ediyorum. Şehirden yayladan hayatlarımızdan bahsediyoruz kısaca sonra muhabbet çat diye kesiliyor. Bu arada ocağa çay koymayı da ihmal etmiyoruz. Saat öğle vaktini çoktan geçti. Bu arada telefonumu şarj etmek için içerideki prize bağlamak için müsade istiyorum. Gölgedeyiz ama hava çok sıcak. Başımdaki yemeniyi ıslatıp yeniden doluyorum. Bu biraz da olsa beni rahatlatıyor. Teyzem bir ara “sen burada otur oldu mu, ben bir namaz kılıp geleyim” diyor ve içeri geçiyor. Ben tabi rahatsız oluyorum ister istemez. Sanki içeri girip kurcalayacak mıyım diye alınıyorum.



Çay çoktan demini aldı ama Serkanlar halen ortada yok. İçimden teyzem bir çay verse de içsem diyorum ama bunu dile getiremiyorum. Dirseklerim dizlerimde başımı destekliyorum, muhabbet de etmediğimizden başımı tutmakta zorlanıyorum. Kimi zaman daldığımda başım ellerimin arasından kurtuluyor ve gözlerimi açıyorum. Serkanlar gelse de muhabbet etsek diye beklemekten sıkıldım.
Uzunca bir süre sonra Serkanlar geliyor oh çok şükür nerede kaldınız dedim. Serkan’a bir kez daha aferin Bardakları hazırlıyoruz. Patikadan birileri daha geliyor. Tabureleri çekip oturuyoruz. Siniye kraker, bisküvü eklemeyi de ihmal etmiyoruz. Oh be uykum açıldı nihayet.


Sefer Amca karşıdaki eski yayla evini göstererek hikayesini anlatıyor ve bizi gezdiriyor. Sefer Amcanın dedesi Necati Memişoğlu Erzurum kongresinde aktif görev almış. Meclisteki Erzurum Kongresi fotoğrafında kendisini görmek de mümkünmüş. Bu eski evde kongre öncesinde toplanmışlar ve kararlar alındıktan sonra dağları aşarak Kaçkarlar üzerinden Erzurum tarafına geçmişler. Biz bu dağları iki göl göreceğiz, zirvelere zevk için tırmanacağız diye ahlayıp vahlarken atalarımız gıkını çıkarmadan kim bilir ne kadar malzemeyle vatanı kurtarmak için yollara düşmüş. Öyle üzerlerinde gore-tex yağmurluklar, botlar da yoktu. Anlatılanları şöyle bir gözümde canlandırınca gözlerim doluyor da neyseki güneş gözlüğünden çok da belli olmuyor.

İşte evin içinden birkaç fotoğraf;








Necati Memişoğlu’nun torunu Sefer Memişoğlu,

Çaylarımızı içip muhabbet ettikten sonra fotoğraf çekeceğiz diyerek oradan ayrılıyoruz. Bulutların üzerindeki günbatımını kaçırmak istemiyorum. Daha günbatımına çok var ama olsun biraz da Sal Yaylası’nın tepesinde vakit geçiririz diyoruz.





Fotoğraflara dalmışken dün gece Sal Macera’da muhabbet ettiğimiz sahibi Hatice Teyze geliyor. Kızları da yanında. Bu sefer de onlarla muhabbete dalıyoruz.















Acıktığımızı fark edince yanımızdaki ton balığına eşlik edecek bir şeyler bulmak için tekrar Sal Yaylasına iniyoruz. Hatice teyzelerin otele gidip biraz salatalık, domates, ekmek alıyoruz. Serkan bu manzara da içilmez mi be diyerek ik de bira alıyor ben ise meyve suyundan yana tercih yapıyorum.




Tekrar tepeye çıktığımızda günbatımının başlamak üzere olduğunu görüyorum. Koşarak gidip tripodu kuruyorum. Kendimizi çektikten sonra güzel birkaç poz için pusuya yatıyorum. Acıktık mı hem de çok ama durun şimdi şu fotoğrafları halletmem lazım, uğraşamayacağım yemekle falan. Serkan beni beklerken sıkılınca sofrayı hazırlamaya karar veriyor. Hani derler ya ne yediğiniz değil nerede kiminle yediğiniz önemli diye. Aynen öyle bir yer. Kankalar iyi hoş da şurada sevgilim olsaydı da birlikte izleseydik demekten alamıyoruz kendimizi. Öyle romantik bir atmosfer var. Biz iki sap iç çekip efkarlanmaktan başka bir şey yapmıyoruz. İki lokma alıp ağzıma atıyorum ama gözüm manzarada, kimi zaman ağzımı tutturamayıp çatalı batırıyorum dudağıma.








Dakikalarca izlememize rağmen doyamadık, keşke daha geç batsaydı güneş. İşte bu dedim beni buraya getiren şey buydu. Bu muhteşem ana şahit olabildiğim için gerçekten çok mutluyum. Öyle sis her yeri basmayacak da bu anı yakalayacaksınız. Her zaman denk gelen bir şey değil bu yaşanan. Binlerce kez şükürler olsun ki bu güzel fotoğrafları çekebildim ve sizlerle paylaşabildim.














Akşam mutlaka çay içmeye bekleriz diyen Hatice Ablaları rahatsız ediyoruz. Sefer Amca ve bir aile daha gelmiş. Bu sefer daha kalabalık bri şekilde muhabbet ediyoruz. Oh be biz artık sıkılmıştık Serkanla birbirimizi görmekten. Değişik insanlar iyi oluyor, ki zaten çok seviyoruz yerlilerle muhabbet etmeyi.








Saat 10’a gelirken müsade isteyip kalkıyoruz. Bu sefer akıllılık edip gündüzden bir sürü odun topladık. Sefer Amca da bize biraz odun vermişti. Böylece güzel bir ateş yakmanın tadına vardık. Ateşi görünce Serkan ah uleyn ah yine ateşte sucuk çevirmek nasip olmadı. Ama gör bak seneye yapacağız hacım diye serzenişte bulunuyor. Keyfimiz yerinde şarkılar, türküler eşliğinde ateşin yanında oturuyoruz. İyice harlandıktan sonra büyük kütükleri içine atıyoruz. Bu sabaha kadar yanar bizi de yabani hayvanlardan korur.





Gece nasıl huzurla uyuduğumu anlatmam mümkün değil. Hiç ses yok. Tek ses sessizliğin sesi ha bir de arada Serkan’ın nefesi. Neyse buna da şükür en azından horlamıyor. Yarın görüşmek dileğiyle hoşça kalın efendim. Bakalım yine neler gelecek başımıza?
Tur Bilgileri
31 Temmuz 2010 Cumartesi
Bisiklete binmedik ki ne bilgisi vereyim? Pokut ve Sal yaylaları arasında dolandık durduk, vakit geçirdik bir şekilde işte.
Çıkarız Çıkarız Olmadı İtekleriz (Rize_7.Gün)
“Kaldık mı İki Kişi?
Dünün yorgnluğu ile yumuşacık yatak birleşince çok güzel uyuduk. Sabah alarmın çalması ile gözlerimi açıyorum ancak gerile gerile bir hal oluyorum ve yatakatan kalkmak istemiyorum. Önce yorgandan iki kolumu çıkarıp arkaya doğru “ıghh” efektiyle birlikte geriliyorum. Sonra yetmeyince bir bacağımı yorgandan çıkarıyorum. Üç vakte kadar tüm vücudu yataktan kaldırmak niyetindeyim.
Üzerimizi giyindikten sonra kahvaltı için hep birlikte aşağı iniyoruz. Trekkingciler erkenci. Çoğu kahvaltısını yapmış kumanyalarını hazırlamış Amlakit’e gitmek üzere yola çıkmaya hazırlar. Dünden muhabbetimiz olan kişilerle ayak üstü konuşup vedalaşarak kahvaltı masamıza geçiyoruz.


Bugün Emre ve Erkut bizden ayrılıyor. Biz ise Pokut için yola çıkacağız. Serkan 2006 yılında Pokut yaylasına çıkmış, o kadar çok beğenmiş ki “hacım görmeni gerçekten çok isterim” diyerek beni destekliyor.
Hazırlanıp yola çıkmamız yine 1,5 saati buluyor. Çat’tan Şenyuva’ya kadar nerdeyse yolun tamamı iniş. Bizi zorlayacak iki tane rampamız var o da eğiminden değil yolların çok bozuk olması ile alakalı. Zilkale’yi tırmandıktan sonra çok da bir şey kalmayacak. Toşi Pansiyon’un önünde hatıra fotoları çektikten sonra yola çıkıyoruz.




Zilkale rampaları.



Şenyuva’ya geldiğimizde dudakları büküp suratları asıyoruz. Maalesef ayrılık vakti. Artık “matarama su koo” yerine mataradan su dökelim su gibi gidesiniz diye Erkutları uğurluyoz.



Çat’tan ayrılırken Pokut’u nasıl tırmanacağız, “ah anam vah anam” türküleri çağırırken Toşi’nin sahiplerinden abimiz minibüsün trekkingcilerin eşyalarını Pokut’a götüreceğini söylüyor. Anında gözümüzde bir parlaklık yüzümüzde bir tebessüm oluşuyor. “Ben şoföre söylerim sizi dönüşte alır” diye de ekliyor.
Trekkingcileri bir minibüs Amlakit yaylasına götürüyor. Kendilerine yetecek kadar yiyecek ve önemli eşyalarını alıp sırt çantalarına atıyorlar. Amlakit’ten henüz Pokut’a araç yolu yok ama patikalar mevcut. Amlakit’te ormanın içinde yürüyerek Pokut yaylasına varacaklar. Diğer minibüs de onların eşyalarını Şenyuva’daki Pokut yol ayrımından yaylaya çıkartacak. Aman bize ne bunlardan demeyin. Bilgi her zaman iyidir. Belli mi olur yarın bir gün yolunuz düşer.
Şenyuva’daki kahvede oturup birer çay içiyoruz. Sonra ikincileri. Sonra yanına fındık fıstık çıkarıyoruz üçüncü çayları. İnanın çayları peş peşe içmiyoruz. Zaman geçmiyor. Bekliyoruz bekliyoruz ne gelen var ne giden. Sonra Serkan’ın bisikleti alıp yol ayrımına kadar götürüyoruz minibüs gelirse bizi görmeden geçmesin diye. Minibüsler gelip geçtikçe acaba bu mu diye heyecan yapıp kafamızı uzatıyoruz çardaktan dışarı. Bir ara bir minibüs yanaşıyor ve şoförü camdan kafayı çıkartarak şimdi Çamlıhemşin’e gideceğim müsterilerim var ama dönüşte burda olun sizi alacağım diyor. Feri kaçmış gözlerimiz yeniden cıvıl cıvıl parlamaya başlıyor. Hava çok sıcak ve nemli. Ha diyebilirsiniz ki şimdiden çıkmaya başlasanız daha çabuk giderdiniz. Yok öyle bir şey arkadaşlar. Pokut Yaylasını size şöyle tarif edeyim. 300‘lerden 2000 küsürlere çıkıyorsunuz ve bunu sadece 11km’lik yolda dik zigzaglar çizerek yapıyorsunuz. Yolu da oldukça taşlı ve bozuk. Hani binmeyi geçtim bisikletleri itekleyerek götürelim desek ona da ne kol dayanır ne de bilek. O yüzden çaresizce beklemek zorundayız. Siz siz olun Pokut’a yolunuz düşerse size özel minibüs tutalım çıkartalım diyenlere dikkat edin. Biz 4 kişiyken 150 Lira istemişlerdi tabi ki vermedik. Ha çok şükür yine yardımsever birine denk geldik de ücret talep etmeden bizi yukarı çıkartacak. Bisikletle giderseniz gerekli malzemelerinizi yanınıza alıp yürüyerek yaylaya çıkabilirsiniz. Bisikletinizi de oradaki kahveye kilitlersiniz. Ha bisikletin bagajında o kadar çok yük yoksa ve performansınız iyiyse zaten zorlamayla çıkabilirsiniz.
Şoför gelene kadar biz bisikletleri hazırlayalım bari deyip başlıyoruz sökmeye. Şu tur çantamı çok seviyorum sevmesine de söküp takma olayları biraz insanı bezdiriyor. Bütün malzemeleri ayırıp tek tek kenara diziyoruz. Öğrenci evinden taşınan bir gencin eşyası kadar var neredeyse. Adam geldiğinde bisikletleri aracın üstündeki bagaja üst üste yatay bir şekilde yerleştiriyoruz. Tabi ki Serkan tepeye çıkıyor biz de bisikletleri kaldırıyoruz. Bisikletler hasar görmesin diye ne kadar tulum, mat, çadır gibi yumusaş malzeme varsa aralara sıkıştırıp sonra da kancalı lastiklerle güzelce sabitliyoruz. En iyi yaptığımız şeylerden birisi bagaj sabitlemek.
Araç virajları almak için döndükçe benim başım dönüyor, o dönüyor biz dönüyoruz. Yollara iyice sis çöktü. Araçta Karadeniz türküleri çalıyor ama radyodan. Arada bir yayın kesiliyor o arayı aklımızdan tamamlıyoruz, bazen mırıldanıyor bazen de eşlik ediyoruz. Kimi virajlar o kadar keskin ki transit bile tek seferde dönemeyince geri geri giderek birkaç hamlede virajları alıyor.


Şoför yaylada kamp atacak düzlük olmadığını bizi o yüzden çeşmenin yanındaki boğazda bırakacağını söylüyor. Her zamanki gibi “Allah razı olsun, çok teşekkür ederiz” cümleleriyle vedalaşıyoruz.
Çantaları boğazdaki yere bir bir taşıyoruz. Kamp kurmasına kuracağız da aşağıdaki kasvetli sisli havadan eser yok. Vakit de oldukça erken. O çöken sis var ya sis artık ayaklarımızın altında. Kampımızı sonra kurarız şimdi hayalimdeki fotoğrafları çekme zamanı diyerek boş bisikletlerle Pokut yaylasına doğru yola çıkıyoruz. Ama önce kamp alanımızın manzarasına bir göz atalım.







Size boğaz kısmını şöyle tarif edeyim. Arkanızı denize yüzünüzü Kaçkarlara döndüğünüzde sağ tarafınızda Sal Yaylası sol tarafınızda Pokut Yaylaıs kalıyor. Boğazdan Pokut’a iki yol gidiyor. İkisi de ormanın içinden birisi patika diğeri araç yolu. Biz eğlenceli olsun diye patika yolu seçiyoruz. Ayakta spd olunca ya aşağıya düşersek korkusu ile pedalları kilitlemeden ilerliyoruz. Pokut’a vardığımızda bizi takip eden sis de yavaş yavaş yaylayı kapatmaya başlıyor.





“Serkaaaaan iyiki gelmişiz, muhteşem bir yermiş Pokut. Bol bol foto çekelim n’olur” deyip yaylayı gezmeye başlıyoruz.





O ara biriyle karşılaşıyoruz. Başta turist zannediyoruz ama o da Türk çıkıyor. Muhammed ile muhabbet edince yanındaki ufaklığın oğlu olduğunu ve eşinin Alman olduğunu söylüyor. İşte budur diyorum. Ağlamadan sıklamadan etrafını keşfetmeye çalışan minik Yunus, uzaktan kontrol eden ama üzerine düşmeyen ebeveynler. Çocukla tatil mi olurmuş evde oturun diyenlere sözüm bakın bakalım naısl oluyormuş. Zorlu yollarda baba sırt çantasının üzerinde oğlunu taşıyor ve yayla yayla gezintiye çıkıyorlar. “İşte Serkan hayalimdeki aile tablosu budur” diyorum. “Sen önce ona göre bi damat bul da hele” diye sataşmaktan geri kalmıyor kendisi.


Bir senedir bilgisayarımın masaüstünde yer alan foto.





Ahşap işlemeleri ve kapıdaki değişik metal motifler çok güzel. Bazıları bize matalcilerin kullandığı desenleri anımsatıyor.







Yaylanın çiçekleri en güzel renk benimki der gibi yarışıyor.




Böyle muhteşem manzaralı bir mezar da ilk defa görüyoruz.



Sal Yaylasına Pokut’tan bakış.

Yunus, hiç korkmadan köpek kulubesinin içine girmiş oturmuş. Köpeğin ağzına ayağını kolunu sokuyor. Azıcık ısırır gibi yaptığında geri çekiliyor ama sonra yeniden boğuşuyor. çocuktaki cesaret bizi şaşkına çeviriyor.










Fotoğraf çekip yaylada zaman geçirdikten sonra haydi bakalım artık çadırı kurmanın zamanı deyip bu sefer araç yolundan boğaz kısmın a dönüyoruz. Boş bisikletleri yere yatırıp ne olur ne olmaz diye birbirine bağlıyoruz. Çadırı kurup gerekli malzemeleri içine attıktan sonra akşam yemeğine ne yesek acaba diye düşünüyoruz.
Sis iyice etrafımızı sardı. Çadırı kurana kadar iki dakikada minicik değişik sineklerin istilasına uğruyorum. Sağ olsun onlar da üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getiriyor ve elim benek benek şişiyor.
Trekist grubu akşam Pokut Yaylasında olacak. Serkan oradakilere gelebilirsek yanınıza uğrarız demiş. Yanımızda ton balığı var ama akşam yemeği için Sal yaylasına gidelim diyoruz. Hani bulabilirsek bir sıcak su falan kahve, çay içeriz.
Kafa lambalarını ve ön farları aldık, karanlıkta patikayı da bulduk. Işık gördüğümüz tarafa doğru kaydık. İnsan sesi duyunca;
Selamunaleykum amca,
Ve aleykumselam,
Buralarda pansiyon gibi bir şey var mı?
Şu ışığı geçince sola dönün.
Sağolasın iyi akşamlar.
Zor da olsa pansiyonu bulduk. Karşımıza Hatice Abla çıkıyor. Birazcık ekmek ve sıcak bir şeyler aradığımızı söylüyoruz. Bizi mutfak kısmına davet ediyor. Akşamda kalan biraz çorba ve pilav var. Yanına bir güzel de yoğurt ekliyor. Ezogelin çorbası o kadar güzel olmuş ki içmeye doyamıyoruz. Serkan’ın iştahı pek yerinde değil neredeyse pilava hiç dokunmuyor. Bir de ocağa su koyup kaynatıyoruz. Üçü bir arada kahvelerimizi de içtik mi kendimize geliyoruz. Hatice Abla çok cana yakın ve samimi. Bizi alt kata davet ediyor göstermek için. Büyük gruplar geldiği zaman burada ağırlıyorlarmış. Salmacera’nın bir de yeni ajandası var. Yolculuğunuz hakkında kısaca anılarınızı yazar mısınız diyor. Henüz ajanda tertemiz. İlk sayfayı açıyorum heyecanla. Ne yazsam ki diye düşünürken sayfanın bittiğini fark ederek sözlerime son veriyorum.





Meraklısı için işte notlarımız;

Hatice Abla ne yediniz ki sanki diyerek bizden ücret bile talep etmiyor. Israr ediyoruz ama para almayınca teşekkür ederek oradan ayrılıyoruz.
Gece saat 10 gelirken oradan ayrılıyor ve çadırın yanına gidiyoruz.
Hacım Pokut’a gidelim mi?
Valla Serkan hiç canım istemiyor.
Gideriz dedik ama şimdi ayıp olmaz mı?
Valla ben öyle bir şey demedim. Şurada sessizliğin tadını çıkarsak da adam akıllı uyusak olmaz mı?
Gel, gel gidelim biz.
Ya sen tek git o zaman merak etme ben korkmam uyurum burada.
Yok olmaz öyle şey seni burada bırakamam. Kızım 2006’da bizim çadırları tam burada yaban domuzları bastı. Konserve kutularını ağzılarıyal top yapmışlardı.
Tamam biliyorum o olayı. Bir şey olmaz ya sen git.
Derken kankamın ısrarlarına dayanamayıp onu kırmamak için “e hadi gidelim bari” diyorum. Azıcık ileriyoruz, sisten hiçbir şey görülmüyor. Serkan’ın bi kafasında bi elinde ışık var benim ise tek kafa lambam var. Orman sınırına yaklaşıyoruz yaklaşıyoruz ve patika yola giriyoruz. Çamların rengi oldukça siyah 10 metre ötesi ise sisten görülmüyor. Azıcık daha ileriyoruz,
Şşş Kevser bi ses duydun mu?
Yoo duymadım.
Şş dur dur bak sese bak.
Ya Serkan ben bir şey duymuyorum, yürü hadi.
Yok hacım yok hiç mantıklı değil. Burada ayı, kurt, yaban domuzu ne ararsan var. Geri dönelim.
Ya Serkan saçmalama bir şey olmaz azıcık yol. O kadar kalktık hazırlandık hadi yürü.
Yok yok hiç mantıklı değil ben vazgeçtim gitmekten.
Aman yaa.
Çadırın yanına tekrar dönüyoruz. Yaban domuzları gelmesin diye buldugumuz bir kütüğü yakalım sabaha kadar yabanileri bizden uzak tutsun diyoruz. Sis çökünce kütük çok ıslanmış. Ayrıca daha önceden yanmış olan kütüğü yakmaya çalışıyoruz. Bir türlü beceremeyince bendeki kolonyayı getirip kütüğün üzerine döküyorum. Biraz tutuşur gibi oluyor ama sönmek üzereyken Serkan bende yamanacak lastik vardı deyip onu getiriyor. Onu de kesip kesip aralara sıkıştırıyoruz. Arada yelleyip yelleyip ateşin harını yükseltmeye çalışıoruz. Neyseki biraz daha yanıyor. Bu bizi 2-3 saat götürür deyip geçiyoruz çadıra.


Diş fırçala, lens çıkart derken yine zaman geçiyor. Çadıra girdiğimde ise henüz uykumun gelmediğini fark ediyorum. Serkan kafayı koyar koymaz uyuyakalıyor. Ben de SLR’ı kabından çıkartıp bugün çektiğimiz fotoğraflara bakıyorum. Aa ooo ne güzel diye bakarken makine o kadar ağır ki kollarımın dermanı kalmayınca karnıma düşüyor. Tekrar kaldırıp tekrar bakıyorum, sonra yine düşüyor. Tıpkı Tv’de film izlerken uykunuzun gelmesi gibi. Hepsini tamamladıktan sonra makineyi kaldırıp ben de uyuyorum.
Belki de şimdiye kadar kamplarda uyuduğum en güzel uykuydu. Neden mi? Yanımda horlayan yok, akan derenin gürültüsü yok, saat sesi yok ve en önemlisi insan gürültüsü yok. Normalde uykum ağır olmasına rağmen çadırda kalırken tedirgin uyumanın verdiği rahatsızlıkla uykum en küçük çıtırtıya duyarlı hale geliyor ve bu da benim için büyük sorun teşkil ediyor. Genelde 3-4 saatlik uykularla turlara devam etmek bazen çok yorucu olabiliyor.
Burayı çok sevdim, her şey çok güzel. Bakalım sabah bizi neler bekliyor olacak? Yarın görüşmek dileğiyle hoşça kalın efendim.
Tur Bilgileri
30 Temmuz 2010 Cuma
Çat – Şenyuva – Pokut Yaylası
Çat – Şenyuva: 18km bisikletle
Şenyuva – Pokut Yaylası: 11km minibüsle
Çıkarız Çıkarız Olmadı İtekleriz (Rize_6.Gün)
“Geldi Bi Kara Duman Dağlarin Arasina”
Sabah 7:30’da kalkıyoruz. Yine erkenciyiz ama bakalım çıkışımız kaçı bulacak? Çadırdan şöyle bir kafamı çıkarıp dışarı bakıyorum. Gördüğüm manzara beni benden alıyor.

Akciğerlerimi patlatırcasına derin bir nefes alıyorum. Tutmakta zorlanınca bırakıp tekrar içime çekiyorum. Gece, yaban domuzları ve ayılar için arada sırada silah sesi gibi etki yaratan patlama seslerine sıçrayarak uyansam da uykumu almış bir şekilde çadırdan çıkıyorum. Tabi yine “hişt pişt hadi kalkın hadi” diye bağırarak.










Elimizi yüzümüzü yıkadıktan sonra muhteşem manzaralı kahvaltı masasına oturuyoruz. Menümüzde cam kavanozda krem çikolata bile var. Bu kadar da keyif düşkünü olunmaz ki canım. Serkan günlerdir çantasında bu kavanozu taşıyormuş. Güzelce açıp masaya koyuyoruz. Yanına peynir, zeytin, ekmek her şey hazır çayın dışında. Çay demlenene kadar ben biraz foto çekeyim deyip uzaklaşıyorum. Kısa bir zaman sonra “çay geldi hadi Kevser” diye sesleniyorlar. Muhabbetler, çay, kahvaltı her şey muhteşem. Keyfimiz oldukça yerinde. Erkut’un elindeki son ekmek parçasını kapıp üzerine çikolata sürdüğümde moralinin nasıl alt üst olduğunu saymazsak hahaha


İçeride teyzem tereyağ yapıyor. “Bu yöntemi daha önce hiç görmemiştim” deyip izlemeye başlıyorum. Önceden sütü kaymak makinesinden geçiriyorlar. İyice süzüldükten sonra buz gibi yayla suyunda tereyağ olana kadar yoğuruyorlar. Buradaki püf noktası tereyağın içindeki acı su dedikleri suyun tamamen yıkanması ve suyun iyice duru hale gelmesi. Ayrıca yağın içinde de hiç su kalmayacak yoksa ateşteyken sıçrama yapabilir.


Keyif çaylarımızı alıp manzaraya karşı foto çekmeye gidiyoruz.






Yayla halkı ile birlikte hatıra fotosu çekmeyi de ihmal etmiyoruz.



“Bal” filminde oynayan popüler teyzemle de birkaç poz almayı unutmuyoruz.







Dün akşam muhabbet ederken bir tane abimiz bizi Trovit’e kadar bırakabileceğini söylüyor. Trovit’e kadar gerek bile yok şu yokuşu çıksak yeter bize diyoruz. Sabah bekle bekle kimsecikler yok. Saat de oldukça geç oldu. Ne olacağı belli değil en iyisi biz yavaşyan yola koyulalım denk gelirsek de bineriz diyoruz.
Köprünün oraya kadar bisikletleri itekleyerek götürüyoruz. Köprüden sonra ise bindik diyebilmeyi çok isterdim ama maalesef yollar o kadar bozuk ki iteklemeye devam ettik. Tura adını veren “Çıkarız Çıkarız Olmadı İtekleriz” ismi de bu yollardan geliyor zaten. Biraz ilerledikten sonra Erkut ve Emre kaptırıp çıkmaya başladılar. Biz de Serkan ile arkadan yavaş yavaş ilerliyoruz. Yavaş gitmenin en büyük güzelliğine az sonra tanık olacağız. Etrafıma bakınırken soldaki pembe pembe ahududular dikkatimi çekiyor ve “amanın Serkan şunların güzelliğine bak” diyorum.
Önce elimizde bisikletlerle yanaşıyoruz azıcık ağzımıza atar yola devam ederiz diye. Amma ve lakin ben ömrümde böyle güzel bir tat görmedim. Karadeniz’de birçok yaylada ve köyde ahududu, böğürtlen denedim ancak hiç biri bu kadar lezzetli değildi. Bisikleti kenara atıp çalıların içine dalıyoruz. İki avuç dolusu kadar yediğimiz kesin de daha fazlası varsa bilemiyorum. Yapış yapış olan ellerimize mataradan su döküp tekrar bisiklet iteklemeye devam ediyoruz. Genelde düşüşlerimi yokuş aşağı giderken değil de yokuş yukarı gerçekleştirdiğim için gözüm yemiyor koca taşları aşmayı. Bisikletin arkası çok yüklü vites ise en düşükte. Hızlı devirde pedal çevirmedikçe denge sağlamak oldukça zor oluyor.
Kollarımız oldukça yoruldu. Özellikle sağ kolumda tricepsime ve sol ayak bileğimin dış tarafına çok yük bindiği için şişme ve yanma hissi oluşuyor. Resmen kendimize Çin işekencesi yapıyoruz bu şekide, hem de her sene. Ama ben halimden memnunum, zaten yokuşun tepesine de çok bir şey kalmadı.
Erkut sis çökmeden önce Palovit’e varmış. Ne kadar zorlandığımı gördüğü için yürüyerek geri dönüp bana yardım etmeye gelmiş. Sislerin içinden bana doğru yaklaştığını gördüğümde inanın çok sevindim. Bisikletimi alıp binerek uzaklaşıyor ben de eli boş yürümenin rahatlığını yaşıyorum. “Senin bu biiskletin önü çok dengesiz” dediğinde “di mi ben ondan binemiyorum zaten” diyorum. Palovit’te “Paylaş Cafe” önüne geldiğimizde haydi bir mola verelim diyoruz. Sağolsun abimiz bizim için hemen bir çay koyuyor. Biz de yanına hemen bir bisküvi çıkarıyoruz. Oğlu da pek utangaç ama beni sevdi kerata. Zor da olsa muhabbeti kuruyoruz kendisiyle. Hatıra pozlarının ardından tekrar asılıyoruz pedallara.






Hava sisli olunca benim çok hoşuma gidiyor özellikle de rampa çıkarken. Güneşte haşlanmaktansa sislerin içinde serinlikten ürpermeyi tercih ederim. Tepeye çok az bir yolumuz kalmışken dün akşam bizi alabileceğini söyleyen abi ile karşılaşıyoruz. “Hadi atlayın bakalım” diyor. Binsek mi binmesek mi çok da az yolumuz kaldı diye düşünürken kendimizi bisikletleri yüklerken buluyoruz. Pikapın arkasına 3 bisiklet zor sığıyor. Erkut “siz gidin ben yetişirim” diyor ve devrini artırıyor. Trovit Yaylası’nın dibinde iniyoruz araçtan. Hemen peşimize de Erkut yetişiyor. Tekerleri takıp yola devam edelim derken bir de bakıyoruz ki Emre’nin lastiği yine patlamış. “Amaaan yine mi yaa, neyse siz tamir ederken biz de biraz video çekelim etrafı tanıtalım bari” diyoruz. Şöyle kısaca yaylayı dolaşıyoruz. Çocuklarla ve teyzelerle muhabbet ediyoruz. Buradan sonra Çat’a kadar hep iniş o yüzden saat sıkıntımız yok. Tabi ki koca kayalar yüzünden endişe etmekte yarar var dikkati arttırıyor.


Kask kamerasını takıp önden gidiyorum biraz video çekeyim diye. Bekliyorum bekliyorum ne gelen var ne de giden. Bir ara acaba geri mi dönsem diye düşünüyorum. Sis öyle bir çöküyor ki insanı çaktırmadan ıslatıyor. Beklerken üşüdüğümü fark ediyorum ve çantadan uzun kollu bir polar çıkarıp montumun içine giyiyorum. Ayakkabım çok iyi değil sulardan geçerken alttaki deliklerinden su alıyor. Bir de çorap takviyesi yapıyorum, tamam şimdi rahatım.

Biraz daha ilerleyip bir evin önünde duruyorum.
- Selamunaleyküm teyze.
- Ve aleyküm selam.
- Teyze sıcak suyun var mı?
- Hazırda yok ama hemen yaparız.
Mutfak kısmına bir geçiyoruz ki teyzem kettle’a su koyup iki dakikada ısıtıp veriyor.
“Allah razı olsun” deyip bardağıma makarnalı hazır çorbayı boşaltıyorum üstüne de sıcak suyu ekliyorum. Bu arada bizim çocuklar da yetişiyor. Serin havada sıcak bir şeyler içmek gibisi yok.
Kısa molanın ardından Elevit’e doğru iniş yapıyoruz. Emre kendini iyi hissetmediğini nefes almakta güçlük çektiğini söylüyor. İnsanlar farklı farklı işte. Ben de sıcakta ölüyormuş, boğuluyormuş gibi oluyorum. Oysaki şimdi ne kadar da rahat nefes alıyorum. Biraz durup mola veriyoruz ama çözüm olacak gibi görünmüyor. Bir an önce Çat’a varalım orada kendini daha iyi hissedersin desem de iyi olmadığını söyleyince elimizden yapacak bir şey gelmiyor.



İri taşları ardımızda bırakalı çok oldu. Bundan sonra yolda bize irili ufaklı taşlar eşilik ediyor. Sisin etkisiyle iyice ıslanan taşlar çok kayıyor bu yüzden denge sağlamakta zorlanıyoruz. Arada hızlansam da kendimi durdurmak için çaba sarf ediyorum. Havanın serin olmasının güzel yanlarından biri de jantların çok ısınmaması.




Çat’a indiğimizde horon oynayan bir ekip görüyoruz. Bisikletimi park edip bir yandan izliyor bir yandan kayıt alıyorum.

Cancık Pansiyon’da birer çay içip kendimize geliyoruz. Fiyatta anlaşırsak bugün burada kalabiliriz diyoruz kendi aramızda. Cancık’taki Rasim Amcam çok enteresan biri. Tipe göre fiyat veriyor.
- Amca kişi başı konaklama ne kadar?
- Kaç kişisiniz?
- Ne fark eder ki kişi başı ne kadar?
- 45 Lira.
- 45 mi? Çok söyledin yahu bize biraz indirim yap da burada kalalım.
- Şöyle bir yere bakıyor, göğe bakıyor, bana bakıyor gitmeyin diye size özel bir şey yapıyım. 40 olsun.
- O da çok be amca.
- Kahvaltı dahil ama.
- Olsun yine çok.
“Neyse biz biraz daha ilerleyelim o zaman” deyip atlıyoruz bisikletlere. Azıcık ilerideki Toşi Pansiyon’un yolunu tutuyoruz. Mekan oldukça kalabalık. Sonradan öğreniyoruz ki Trekist grubu da burada konaklıyormuş birkaç gündür.
- Merhaba
- Merhaba canım,
- Ablacım kişi başı fiyatınız ne kadar?
- 25 TL kişi başı kahvaltı dahil.
- Hımm peki akşam yemeği ne kadar? Biz taa Amlakit’ten geliyoruz oldukça acıktık.
- 10 TL
- İkisi 35 yapar. Bizim çadırlarımız var aslında kamp atabiliriz ama istiyoruz ki güzelce banyo yapalım bi insana benzeyelim. Gel biz bu fiyatı akşam yemeği dahil yapalım olmaz mı?
Hadi bu seferlik olsun bakalım.
“Hoppa yuppi şuppi” edalarıyla sevinerek bagajlarımızdan eşyalarımızı alıp odaların yolunu tutuyoruz. İki gündür adam akıllı banyo yapamadığımızı hatırlarsak bu bizim için biçilmiş kaftan oldu. Toşi’nin sahipleri oldukça cana yakın ve yardımsever insanlar. Kardeşlerin işlettiği bir mekan. Yolunuz düşerse mutlaka deneyin derim.
O kadar kalabalıkta tek banyoyu boş bulmak resmen ustalık istiyor. Birinin çıkmasını beklerken tam odaya gidip eşyalarımı alıyorum, bakıyorum başkası kapmış. Of of of nidalarıyla odanın yolunu tutarken gördüklerime “sırada ben varım haa” uyarılarını da eksik etmiyorum.
Yıkanıp insana benzedikten sonra akşam yemeği için aşağı iniyoruz. Dere kenarında üstü kapalı çok güzel bir yerleri var. Yemeklere şöyle bir bakıyorum. Hamsili kek, kara lahana çorbası, pazı dolması. Şöyle bir dudak büküyorum. Ne kara lahana çorbasını ne de hamsili keki hiç sevmem. Dolmadan biraz tabağıma alıp yanına da azıcık kalan salatadan ekliyorum. Bolca ekmek yiyip üstüne su içeyim belki doyarım diyorum. Ama yok olmuyor.
Bayan masaya geldiğinde;
- Yaw ben aç kaldım. Bu yöresel tatların hiçbirini sevmiyorum. Dolmayla da doyamadım.
- Tatlım sana alabalık yapıyım mı, yer misin?
- Vallaha mı? Çok iyi olur.
- Tamam söyleyim pişirsinler.
Balık yanında kuru soğanı da yedim mi “oh bee nihayet doydum” dedim. Balık için ekstra ücret talep ederler derken ondan da bir şey almaması beni oldukça şaşırttı ve memnun etti.
Ekip olunca tulum eğlencesi olmadan olur mu hiç? Tulumlar çalınıyor, horonlar oynanıyor. Şöyle bir giriyorum halkaya. Ortam sıkışık olunca çıkıp etraftakilerle muhabbete başlıyorum. Türk kahvesi ve çay keyfine diyecek yok.




Normal telefon hattı olunca interneti bulan Erkut’un elleri parkinsonlu gibi titremeye başlıyor. Onun nete kavuşmasının ardından “durun ben de bi maillerime bakayım” diyorum. Cep tellefonları çekmediği için diğer hattan ailelerimizi arayıp iyi olduğumuzu söyleyip kapatıyoruz.
Emre yine çamaşır yıkamak için odaya gitmiş. Aşağıda ise eğlence var. Erkut’un söyediğine göre Emre odaya girip gayri ihtiyari eline t-shirtlerini almış. Sonra yere fırlatarak “amaan bugün de çamaşır yıkamayım yarın gidiyoruz nasılsa” demiş. Hemen hemen her gün bisikletini ve çamaşırlarını yıkayan bu titiz insanı böyle yılmış görmek hepimizi şaşırttı doğrusu hahah
Terminalde muhabbet ettiğimiz ve belki yaylalarda karşılaşırız dediğimiz Burcu da Trekist ekibiyle geziyor. Onunla bu pansiyonda karşışıyoruz. Bir ara yorgunluk ve uykusuzluk çöküyor. Muhabbetler ve eğlence de çok sarmayınca odaya gidip uyumaya karar veriyorum. Erkut da odasına çekilmiş. Emre ile Serkan ise eğlenceden yana haklarını kullanıyorlar. Serkan’ın enerjisine Emre de yetişememiş. Gece yatakta uyurken Serkan’ın türkü ve şarkılardaki bağırışlarına nasıl sıçradığımı ve uyandığımı hatırlıyorum. Hatta öyle ki pencerem kapalı olduğu halde Serkan’dan başka kimsenin sesi o kadar rahatsız etmiyor. Dön Allah dön derken en son saat kaçta uyuyabildiğimi hatırlamıyorum ancak şurası bir gerçek ki yatak ile mat-tulum kıyaslanamaz bile. Bir kere kolum bacagım serbest olduğu için çok rahat ediyorum.
Erkut askere gideceği için Emre de işteki izin durumu yüzünden yarın dönmek zorunda. Serkan ile ikimiz kalacağız. Pokut diyorum da başka bir şey demiyorum. O yaylayı görmeden buradan ayrılmak istemiyorum. Serkan da gideriz hacım deyince biz tura iki kişi devam etmeye karar veriyoruz. Sabah ola hayrola bakalım Pokut hayallerimdeki gibi bir yer mi? Gittiğimize değecek mi? Yarın olsun hep birlikte görelim.
Tur Bilgileri
29 Temmuz 2010 Perşembe
Amlakit – Palovit – Trovit – Elevit – Çat
Toplam Yol: 27 km
Trovit – Palovit Gecidi: 2756m
Çıkarız Çıkarız Olmadı İtekleriz (Rize_5.Gün)
“ At Sineği mi Yoksa Matkap mı?
Verçenik mi Yoksa Kaçkarlar mı?”
Uzun zamandir tur yazilarima devam edemiyordum. Neyse sorun degil diyerek tur notlarina ait sayfayi actigimda bugune dair hicbir sey yazamamis oldugumu gorunce “a auuv” al sana sorun dedim. Biraz fotolara bakarak biraz hafizayi zorlayarak o gun yasadiklarimizi cikartmaya calisicam. Haydi hayirlisi.
Sabah 6`da gozlerimi actim. Zaten ne kadar kapali tutmustum ki? Dun gece don babam don, yok suyun sesi, yok arkadaslarin horultusu derken gozumu kirpamamistim. Biraz daha bekledikten sonra alarmin calmasiyla uzun zamandir bekledigim an geldi diyerek “haydi kalkin bakalim haydiii” diye kimsenin benden daha iyi yasamaya ve uzun uyumaya hakki yok diyerek arkadaslarimi da uyandirdim. Hos zaten ben de onlar yuzunden uykusuzdum. Aslina bakarsaniz cikacagimiz rampalari dusundukce ne kadar erken kalkip yola cikarsak o kadar iyi olur diye dusunmekteyim. Once esyalarimi sonra kendimi atiyorum cadirdan disari bir an once toparlanayim diye. Emre hemen kalkiyor, Erkut`tan “hiii” diye uykulu sesler geliyor, cadira dondugumde goruyorum ki Serkan`in ususun de uyansin diye actigim tulumunun fermuari yine cekilmis. “Serkan beni bagirttirma kalk cabuk gunese kalicaz yoksa” diyorum. Toparlanmamiz bir saati buluyor. Kahvalti yapmak icin derenin karsisindaki kahveye geciyoruz. Ne de olsa kimse yok tum masalar bize kaldi. Ama yiyebildigimiz seyler sinirli. Elimizde cok fazla bir sey yok. Daha dogrusu var ama sabah sabah kimse ton baligi yemek istemeyecektir. Yola cikmamiz 8`i geciyor. Ulku-1 koprusunden sola doner donmez koca koca taslarin oldugu gevsek zeminli oldukca guzel bir rampa “Gunaydin” diyor bizlere. Dizlerimiz daha hic isinmadan vuruyoruz kendimizi rampaya. Tik tik tik edip caaat diye kutledikten sonra ilk sol dizim aciliyor. Saga ne oldu diye sormayin, onu hatirlamiyorum hahah.
) Bisikletlerimiz o kadar yuklu ki taslarin uzerinde denge kurmaya calisirken aniden saga sola kayiyor. En azindan benim icin oyle. Emre ile Erkut onden gidiyor, Serkan ile ikimiz de arkadan aheste aheste geliyoruz. Zil Kale`ye kadar onumuzde 9 km`lik bir yol var. “Yahu saat daha 9 bile olmadi bu ne sicak boyle?” diyerek terimi siliyorum. Asagi ucmamak icin zorlandigim yerlerde bisikletten inip itekliyor, yol biraz daha duzelince tekrar biniyorum. Indigim sirada basimin belasi sinekler beni kesfediyor. Bir elimle bisikleti tutup digeri ile onlari kovalamaya calisiyorum. Cok fena halde canim yandigi icin bacagima bakiyorum. Sag baldirda kocaman bir kara sinek. Kovaliyorum gidiyor ama sadece 5 saniyeligine. Baya bir cebellesiyoruz. Neyse bisiklete biniyim bari diyorum belki yakalayamaz. Ama nerdeee? Yokus asagi da gitmiyoruz ki bildigin rampa, tas catlasa hizim 8 veya 9. Bisikletteyken de yine rahat birakmiyor. Basliyorum soylenmeye “ gitsene gerizekali, isirdin ya yetmedi mi?” diye. Gelip gelip ayni yere konuyor. 15-20 dakika boyunca pesimi birakmiyor. Burada yazilamayacak kadar buyuk kufurler etmeye basliyorum. “ Ne istiyorsun benden? Birak pesimi kahrolasica” diyerek bisikletten iniyor bir kenara dayiyorum. Meydan okuyor bana. Uzerine cok sert bir sekilde elimle vurdugum halde olmedi ve sanirim hirs yapti. Ari sokmasindan daha fazla can yakan bu olay ayni yerden birkac sefer basima geliyor. Gunlerdir ilk defa ne rampa ne baska bir zorluga yenilmeyen ben, kucucuk bir sinekle bas edemeyip “Serkan bunlar benden ne istiyor? Niye size gelmiyorlar da hep beni isiriyorlar?” diye basliyorum sinirden aglamaya. Serkan beni cok iyi tanidigi icin sinirlerimin nasil alt ust oldugunun farkinda. Bir sinek icin aglayacak bi kiz degilim ancak sisliklerin inmesini beklemekten, surekli yaralari kasimaktan bir hal oldum. “Hacim onlar degil, o bir tane sinek ve sana kafayi takmis durumda.” O da bisikletini kenara birakiyor dusuyor o sinegin pesine. Iki – uc derken sonunda oldurmeyi basariyor. Bacagimda yanma hissi var ve oldukca sisti. Sonradan kontrol ettigimde greyfurt buyuklugunde bir kizariklik ve sislik goruyorum. Bunu bir sinegin yapabiliyor olmasi beni oldukca sasirtti. Yerliler bu sinege Por diyor. Ben neyim ki onun icin? Esegin, atin derisinden bile kan emebilen at sinegi dedikleri sinek iste buymus. Bizde tecrube ederek ogrendik. O cok kalin diyebileceginiz kot kumasin uzerinden bile cok rahat caninizi yakabiliyorlar. Bu tur bitene kadar her yerimde bunun gibi 5-6 tane buyuk izler olustu. Sisligin inmesi hemen hemen 2 haftayi alirken kizarikliklarin tamamen gecmesi de aylari aldi. Ha bu arada o bildiginiz sinekkovarlar falan bu evrim gecirmis yaratikta hicbir ise yaramiyor. Gidecek olanlara duyurulur.
Biz sinekle cebellesirken Erkutlar coktan varmistir Zil Kale`ye. Kendimi toparlayip atliyorum bisikletin tepesine. Kaleyi uzaktan gordugumuzde oh be neyse ki cok kalmadi orada biraz dinlenir devam ederiz diyoruz. Bu arada iki hatira fotosu da almayi ihmal etmiyoruz. Serkan bu fotoya baktikca “ah be posu da gitti” zaten der. Bu foto onu son gorusumuz. Tek buldugumuz iniste heyecanlanip hizlaninca bisikletin arkasindna ucmus gitmis.


Gittigimizde Erkut ile Emre`yi kale yakininda ustalarla oturmus muhabbet ederken buluyoruz. Mataralari yenileyip kale`ye geciyoruz. Zil Kale tadilatta oldugu icin ziyaretcilere kapali. Allem edip kallem edip iceriye giriyoruz. Bizimle ayni zamanda gelen motorculari iceri almamislardi. Kalenin manzarasi gercekten harika.

“ Hooop hoop tamam daha fazla gitme” uyarilarina ragmen ucurum kenarina oturup asagi izliyorum.




Manzara buyuleyici. Yuzerken uzaga en uzaga gitme, daglarda en yukse cikma, ucurumda en uca gitme istegi. Ozgurluk hissi benim icin boyle bir sey.


Erkut az daha git derken “iyi bu iyi diye” one egiliyor. ![]()

Daha gitmemiz gerek cok yol var o yuzden de fazla oyalanmadan ustalara tesekkur edip oradan ayriliyoruz.




Iste onumuzdeki gercek tablo. Gucumuz nereye kadar yeterse oraya gidicez. Bugun gune kotu basladik. Iyi kahvalti yapamamak ve caysizligin verdigi bir sikinti var hepimizde. Ayrica hava cok nemli ve sicak. Durdugumuz yerde sikinti basiyor.

Hididi hididi ilerlerken sol tarafta gordugumuz bir tabela hepimizin yuzunu gulduruyor. Haydi bakalim pedallara asilalim 3km sonra guzel guzel molamizi veririz diyoruz.



Ha simdi ha sonra nerede bu diye ilerlerken yanimiza bir kamyonet gelince bizim de niyetler aninda degisiyor.
-Selamunaleykum.
-Ve aleykumselam.
-Abi ne tarafa gidiyorsunuz?
-Cat`a gidiyoruz.
-Karnimiz ac daha fazla ilerliyemiyoruz sicakta bizi de atar misin?
dememizle aractan inmeleri bir oluyor.
Hu huuuw yuzumuze vuran ruzgar oldukca serinletti. Fotolardan da anlasilacagi uzere cay ve kahvalti bulabilme umuduyla herkesin yuzu guluyor.




Cat`taki alabalik tesisinde bizi indiriyorlar. Tesekkur edip ayriliyoruz. Bulundugumuz yerde pansiyon goruyoruz ancak simdi bizi burada opmesinler diye ilerleyelim bakalim neler varmis diyerek basiyoruz pedallara.


Nihayet bir isletme ile karsilasiyoruz. Sadece bir market bulduk zannederken meger burasi da Cancik Otel diye bir yere aitmis. Once kahvalti ne kadar diye soruyoruz. Kisi basi 10 lira diyor. Kasadaki paraya bakip hesap yapiyoruz. “O zaman bize iki kahvalti ortaya da bi kuymak 4 de duble cay” diyerek siparisi veriyoruz.

Cay superdi ama hararetimizi kesmeye yetmedi. Biz en iyisi bi de karpuz alalim dedik. Marketteki amcam cok komik. Amca bu ne kadar diye sordugunuzda bi gozunu aciyor otekini kapatiyor bi elinizdekine bi size bakip fiyat soyluyor. 1.75 yok 2 olmadi 3. Gonlunden ne gecerse abisine kadar gelmese de durum bundan ibaretti.
)
Yanimiza oturan gruptaki teyzelerle genclerle muhabbet ediyoruz.

Bi turlu sabit duramiyorum, cunku vucut isimi henuz indirebilmis degilim. Bu boyle olmayacak diyip buz gibi cesmenin altinda basimi isliyorum. Oh bee rahatladim. Hava biraz serinleyene kadar buradan cikmamaya karar veriyoruz.
Karpuzu alip buz gibi suyun icine birakiyoruz. “Serkan iyice yerlestir, bak karpuz giderse seni mahvederim” diyince etrafini taslarla ceviriyor. Su buz gibi cok guzel. Ama gunesin altinda omuzlarim ve kollarin fisir fisir oldu diye golgeye kacmak zorunda kaliyorum.

Serkan da dereye girmeyi tercih ediyor.

Karnimiz tok, sirtimiz pek bir de golgeyi bulunca uyku kacinilmaz oluyor. Hele ki sabaha kadar uyuyamadigim dusunulurse. Gunes kremini yogurt gibi surmeme ragmen kollarimin acisi ve isisi rahatsiz ediyor. Ruzgar yiyim diye en cok esen yere uzaniyorum, yanibasima da Emre. Erkut bacaklarini guneste kendisini golgede birakacak bir yer secmis. Sortla dereye girdigi dusunulurse kurutabilmek icin mantikli. Ortalikta dolasip fotograf cekebildigine gore Serkan gece iyi uyumus.
)



Bu da uykudan yeni uyanmis huysuz Erkut. ![]()

Sineklerden sakinmaktan tedirgin oldum. Ne kadar uyudum bilmiyorum ama bir tanesi tarafindan isirilip uyanincaya kadar uyku cok iyi geldi. Kalkinca soyle bi dogruluyorum. Karsimda Serkan. “Gunaydin hanimefendi.” “Ne kadar uyudum?” diye sorunca “ohooo” diyor. Ama saat yalan soylemez.
O sirada isiriklara bakiyim derken sol ayak bilegimin yumurta kadar sistigini fark ediyorum. “Anaa buraya ne zaman ne oldu?” Bu sene bende bi ugursuzluktur gidiyor, surekli bi yerimde ariza cikiyor. “Serkan suna bi baksana” diyince tur cantasindan ilkyardim seti de cikariliyor. Bir adet merhem ve bandaj is gorecektir diyoruz. Allah razi olsun hem merhemi suruyor hem de ovup sariyor. Serkan bana hic kiyamaz, kardesi gibi sever sagolsun. Teyzelerin de bu durum dikkatlerinden kacmamis olacak ki biz suya karpuzu almaya gittigimiz de hemen Erkut ile dedikodu yapmislar. Erkut`un dedigine gore teyzem once agiz aramis “Serkan da cok iyi cocuk, cikiyor mu onlar?” diye. “Yok teyze onlar cok iyi arkadas, kankalar yani” diye aciklama yaparken hepimiz size bakiyorduk. O sirada Serkan ile suya girdiniz, oyle bi guldun ki “n`oluyo lan bunlar yoksa bizi mi yiyor?” dedim diyor.
) Tabi Erkut bunlari teyzeler gittikten sonra anlatiyor. Iyi de orada olsan sen de kopardin. Serkan hem sudan tirsiyor, hem soguk diye bagiriyor, hem de karpuz gitmesin diye kendini ileri atiyordu. Az kalsin kendisi gidiyordu dedim.
Karpuzu da kesip mis gibi sofraya koyuyoruz. Ne kadar sicak soguk sey varsa tukettik soguk sulara da girdik ama neden hala benim hararetim dusmuyor. Sanirim cok fena sicak carpti. Bu gidisle biz burada kalicaz en iyisi oda fiyatlarini soralim diyoruz. 45`ten aciyor amcam agzini. Yuh! Otelin adi Cancik ya “buradan bi cancik olmaz” biz en iyisi yola devam edelim musait bir yer bulunca kamp atariz diyoruz.
O sirada marketin onunde duran kirmizi kamyonet hepimizin gozunde simsekler caktirdi. Erkut`un askere yetismesi gerekecek Emre`nin de sayili izni var. Rotayi dusunuyoruz Cat`tan sonra Elevit, Trovit, Palovit, Amlakit. Biz buraya 3-4 gunde gideriz. En iyisi geziyi hizlandiralim ve daha cok yer gorelim diye dusunuyoruz. Once abilerin alisverislerini yapmasini bekledik. Avini gozetleyen kaplan gibi sinsice bekliyoruz. “Serkan git bi sor bakalim nereye gidiyorlarmis?” diyorum ama pesinde de ben. Hani o kadar erkek varken bana laf dusmez “bacim sen kenara cekil falan” ayagi. Amlakit`e gideceklerini soyluyorlar. Gozlerimiz daha mi cok parliyor ne? Aracta 3 kisi var. Amlakit Yaylasi`na kum, cimento ve boya goturuyorlarmis. Yukumuz agir, alamayiz diye bizi geri ceviriyorlar. Tamam abi sagolasin diyor Serkan. “Cekil surdan” deyip atliyorum hemen soforun camina dogru. Hani kaplan gibi gitmistim ya su an bir minnostan farkim yok. “Ama amca yaaa benim ayagim sakat acayip sismis, zaten gunes de carpti, arkadas da askere yetisecek. Ne olur sanki bizi de atsaniz? Kamyonetin masallahi var o kadar seyi tasiyor bizi mi alamicak?” deyince adam once ayak bilegime bakiyor, sonra gozlerime. Ben hala Shrek`teki kedi gibi bakiyorum kaslarim dusmus, gozlerim bugulu. “Iyi tamam hadi yukleyin o zaman” diye yakiyor bir cigara. Oraya buraya attigimiz esek olusu bisikletleri hemencecik getiriyoruz. Bizim cocuklarin da masallahi var. Sevincten midir nedir “hik” bile demeden kaldirip yukluyorlar. Serkan aracin on tarafina yakin dururken biz de arkasindaki cimento torbalarina oturuyoruz.



Kamyonet her hoplattiginda “haaay” diye dusuyorum semsert torbalarin ustune. Yola cikmadan once kafami islatmistim, halen de kurumus degil. Ruzgar estikce once hosuma gidiyor, sonra uyususyor. Amanin buz gibi oldu yeter diye kapsonu cekiyorum kafaya. Bir salla iki salla uc salla… Bir koy gec, bir yayla gec…
-Arkadaslar acilen durmamiz lazim.
-Ne oldu len yine?
-O kadar karpuz yedik su ictik e bunlarin bi sekilde cikmasi gerekiyor.
-Az sabret Kevser.
-Yaw ne sabri, daha cok yolumuz var.
Birinci viraj, ikinci viraj, ucuncu viraj…
-Ya valla durmamiz lazim, dayanamicam ben.
-Bisi olmaz bisi olmaz.
-Ya gerizekalilar suratima bakin kipkirmizi oldum.
-Gunestendir o.
-Ya bu araci durdurursunuz ya da hemen simdi suracikta ben bu cimentoyu kararim.
-Biz senin kollarindan tutup asagi sallayalim, nasil olsa arkada kimse yok. Puhahah
-Hee oldu canim. Cabuk durdurun sunu.
Baktim bunlardan hayir yok Serkan`a sesleniyorum. “Serkan ben cok fenayim. Araci durdurman lazim. Ne olur bi ihtiyac molasi verelim.” Serkan cama dogru egilerek abilerden rica ediyor. Arac durur durmaz atiyorum kendimi asagi ve basliyorum kosmaya. Yok burasi olmaz bi goren olur, yok surada isirgan otu var (o hatayi bir kez yaptim daha da yapmam), yok burda tas var sinek var derken buldugum 4. yere gittim. Kamyonete bir donusum var ki sormayin. Yuzumdeki “oh be dunya varmis” ifadesi herkes tarafindan anlasilmistir. Ha anlasilmadiysa diye ben tabi yine tekrarladim.
Elevit Koyu, nufus belirsiz. ![]()








Bisikletler de sarsintidan oldukca etkilendi ve bir tanesinin fren kolu Erkut`un sirti ile butunlesmis durumda. Emre ile ben kenarda oldugumuz icin sansliyiz sanirim.


Trovit Yaylasi,


Gune damgasini vuran ilk olayimiz malumunuz Por denilen at sinegiydi. Ikincisi ise “Vercenik vakasi” oldu. Cat`tayken Serkan ile haritaya bakip Vercenik Dagi ne tarafa dusuyor ne kadar uzakta, acaba oraya da mi gitsek diye plan yapiyorduk. Yok su yol bu yol diye bir turlu uzlasamadik. Kamyonetteyken de Serkan viraj dondukce “bakin arkadaslar Vercenik” diye bize bir dag gosteriyor. Arac dondukce onun da basi donuyor olacak ki tekrar dondugumuzde Vercenik diye baska bir dagi gosteriyor. “He hee Serkan onlarin hepsi Vercenik” demeye basladik. Hatta kendi cektigi videolarda da surekli Vercenik`ten bahsetmis. “Bak Hacim karsidaki Vercenik”. “Yok yaw Serkan orasi Kackarlara benziyor.” En son bombayi ise surada patlatti. Palovit`ten sonra durdugumuzda arkamizda gormus oldugunuz ise Vecenik diye kayit yapmis. Yanimiza gelen minubusteki adam ise etrafi tanitirken onun Kackarlar oldugunu soyleyince “Hadi yaa orasi Kackarlar mi?” diye sasirinca ben kahkahayi patlatiyorum. Allah sizi inandirsin o gunden sonra Serkan`in adi Vercenik Serkan olarak degisti. Ne zaman bir sey anlatsa biz inanmasak ya da dogru cikmasa kisaca “Vercenik” diyoruz.
)
Kackarlar,

Ardimizdan yavas yavas bizi takip eden sis etrafi sarmaya basladi. Bu yuzden hava da oldukca serinledi. Aaa oooo hooo diye manzaranin saskinligi icerisinde fotograf cekmeye calisiyoruz. Bir ara durup tepede mermi atip, tulum calanlari bile izliyoruz.

“Haa burasi demek Trovit`mis himm Palovit`e cikis da amma sertmis. Amlakit ne kadar uzakta acaba? Ahanda adam durdu, ya bizi burada indirirse? Amlakit daha cok var mi acaba? Yolun sonu neresi?” diye merak dolu sorulari birbirimize yoneltip enteresan ve komik cevaplarla gulmekten oluyoruz.
Palovit Yaylasi,

“Ne isiniz var burada?” der gibi bakmamis mi?
)
Bu bendeki en uzaga gitme, yolun bittigi yeri gorme, ulkenin sinirlarina dayanma gibi arzular yuzunden umarim bir gun basimizi yakmam. E Palovit`te kaliriz o zaman diyenlere hayir bugun Amlakit`e varmaliyiz, olmadi itekleriz ama gideriz diyorum. Neyseki korktugumuz basimiza gelmedi ve sofor yola devam etti.

Buradan mukemmel bir dag bisikleti yaris parkuru cikar ben size soyleyim. Cat`tan Amlakit`e 25km yol var ama oyle boyle degil. 25km yolu sanirim 2 – 2,5 saatte kamyonetle ciktik. Yuksuz bisikletlerle bir gunde cikilir cikilmasina da piliniz biter. Neyseki Amlakit`e varinca tepede bir yerde kamyonet duruyor. Soforun yaninda basindan beri pek hoslasmadigimiz adam imali bir sekilde “ e atarsiniz 3-5 sakal” diyor. Ben ne demek istedigini anlamayinca Serkan`a soruyorum. “Hacim para istiyor” diyor. Bindigimiz andan beri aramizda konustugumuz konu da buydu. “Adam ya bizden para isterse ne dicez? Kisi basi 5 tas catlasa 10 lira verebiliriz. Zaten buraya ne kadar mazot gider ki?” Ortak kasadan paralari cikarirken arkami donuyorum ayip olmasin diye. Parayi uzattigim sirada sofor “yok yahu para falan istemez, biz sizi bunun icin mi getirdik” diyor. “Valla abi ne bileyim arkadasin oyle diyince biz de hazirladik, zaten cok paramiz yok kisitli butceyle yola ciktik. Allah razi olsun bizi buraya kadar getirdin ama hakkindir bari 20 lirasini al” diyorum. Kabul etmeyince helallesmek icin bizim cocuklar birer birer cimento torbalarini asagiya indirip diziyor. Daglarin arasindan suzulerek ustumuze dogru gelen sise kapildim izliyorum. Neyse siz indiredurun ben de bir iki foto cekeyim diyip sariliyorum SLR`a.








Isimiz bittiginde sagdan mi gidelim soldan mi diye kararsiz kaliyoruz. Her iki dagin yamacinda da evler var. Sag tarafta kahve var diyince rotamiz da belli oluyor.

Hava kararmak uzere once cadirlari kuracak bir duzluk bulmaya calisalim diyoruz. Cok gecmeden kahvenin hemen dibindeki hafif egimli yere cadirlari kuruyoruz. Allah`im Emre`nin titizligi beni deli edecek. Adam yine camasir yikmaya gitmis yahu. Neymis cantasinda neden kirli giysi tasisinmis ya lazim olursaymis. Ben bayanim onun kadar takmiyorum. Dagdayiz kardesim bosver camasiri sen doganin tadini cikartmaya bak.
Hava serinleyince ustumuze polarlari takiyoruz. E simdi aksama ne yiyecegiz? Kahve`ye gidiyoruz ne var ne yok diye.
-Abi ne var yiyecek?
-Balik var, alabalik.
-Vallaha mi? Hani su kirmizi beneklilerden mi?
-He ondan.
Buzluktan cikariyorlar, baliklar don. Diyoruz o cozulene kadar biz de iyice acikmis oluruz. Kac gundur sulu yemek yiyemiyoruz. Oranin sahibinin esi cok tatli bir bayan, kendisi aslinda ogretmen. Yazlari yaylaya geliyorlarmis. Sagolsun bizler icin corba yapabilecegini soyluyor. Menumuz super; corba, balik, salata, cay vs. Acaba doymaz miyiz karbonhidrat olsun diye Erkut`un gazina bi paket de makarna soyluyoruz. Tabi bana cok geliyor ama bu Erkut`un icinde kurt mu var ne bana misin demiyor.
)


Sonra cikiyoruz disariya. Serkan ile Emre rakiyla Erkutla ben cayla demleniyoruz. Demlendikce yeni turkuler patlatiyorlar. Cok guzel bu Karadeniz`in dokusu, turkuleri, havasi her seyi. Cennetten bir kose adeta.


O sirada karsimda Erkut gozlerini kismis uzakta bir noktaya odaklaniyor.
-Ne oldu be, nereye bakiyorsun?
-Himm aslan mi, ne o cadirlarin yanindaki sey?
-Ne bileyim karanlik.
Yanina vardigimizda kocaman bir kopele karsilasiyoruz.


Sen cadirlarin yanina git. Erkutun cantasini ac, icinden poseti cikart, poseti delmeden bagini ac ve icindeki tamamen ambalajli sucugu cikarip afiyetle ye. Aferin sana kopeciiik. 3 yildir turlarda yanimizda tasiyip da bir turlu yaylada ates yakip pisiremedigimiz sucuk olayi bu sene de boylece yalan oluyor. Bi dahakine Sucuk`a Sadakat Turu duzenlicem. “Yaw ayip vallaha ayip sana, biz o sucugu tam 4 kisi yicektik” diye soylenirken o coktan yarisini bitirmisti bile. Neyse takdir ettim ama hayvani. Hicbir seyi parcalamadan akillica amacina ulasmis. Ha biri mi acip da verdi acaba diye etrafa cok bakindik ama bizden baska kimse de civarda yoktu. Neyse canim o da onun nasibiymis. Biz onu tee Ardesen`den beri yani 4 gundur tasiyorduk bi tek ona yanariz. Afiyet bal seker olsun diyelim ve bugunu de burada bitirelim. Ha bundan sonra dis fircalama, uyuma asamalari vs. Cok rahatim, artik uyuyabilirim deyip daliyorum. Ta ki arada sirada yabani hayvanlari kacirmak icin atilan maytaplari duyana kadar. Uyuyorum patlayinca uyaniyorum tekrar uyuyorum. Buna da sukur en azindan uyuyabildim diyebiliyorum. Ertesi gun gorusmek umuduyla hosca kalin efendim.
)
Tur Bilgileri
28 Temmuz 2010 Carsamba
Senyuva – Cat – Amlakit
Toplam Yol: 51km (15km civari bisikletle asilabildi.)
Trovit – Palovit Gecidi: 2756m
Senyuva – Amlakit Irtifa Farki: 2010 – 490 = 1520 m
(Her 200 m `de sicakligin 1 derece dustugu dusunulurse bu da serinlememizin sebebini aciklar
Oh be! )
Çıkarız Çıkarız Olmadı İtekleriz (Rize_4.Gün)
“Keşke Yayladan Hiç İnmeseydik”
Sabahin altisinda yeni gune merhaba diyorum gerilerek. Nihayet sirtimiz mattan baska bir yer gordu. Bir de isin diger bir guzel yani bugun cadir toplama zahmeti olmayacak. Daha tulumumun icinden cikmadan fograf makineme sarilip pencereden disariyi cekiyorum.

Emre de yavastan toparlanmaya basliyor.

Uykusunu tek alamayan ben degilim belli ki. Horultunun gece kimden geldigini bilmedigim icin arada Erkut`un ayaklarina vuruyor arada Emre`nin omzunu durtuyordum yan donun horlamayin diye.


Esyalarimizi hemen toparlayip kahvalti faslindan sonra gole tirmanmak istiyoruz. O yuzden de uzerimizdeki miymirikliktan hemen kurtulmamiz gerekiyor. Buz gibi yayla havasini alirsam belki kendime gelirim diyerek disari firliyorum.

Fotograftan da anlasilacagi uzere uykusuzluktan agzim gozum sismis. Bir de rahat gecen gunumuz boyleyse vay halimize. Ben ki saat sesinde bile uyuyamayan Kevser o kadar horultuda nasil uyuyum?

Biz toparlanirken Simgeler de sofrayi hazirliyor. “Sabah ben size guzel bir kaymak yapayim” geceden. Sofraya oturur oturmaz guzelce kaymaklar surulup uzerine receller ekleniyor. Ama o da nesi? Daha once hic tatmadigim bir sekilde tuzlu bu kaymak. Sanki tereyagin bir degisigi. “Tatli da olur ama ben tuzlu yaptim” diyor kendisi. Bu benim damak tadima pek uygun degilmis dogrusu diyerek kuymaga daliyorum.


Nedense cay icmeden bir turlu kendimize gelemiyoruz. Bu sefer de icerken hadi deyip birakip kalkamiyoruz. Bunun bir ortasini bulmak gerek kanimca.


Gunes isinlari daglardan yansidikca gozlerimiz kamasiyor, mis gibi yavayi cigerlerimize depolamak istercesine derin derin cekiyoruz. Basliyoruz tepedeki Buyuk Gol`e ulasmak icin tirmanmaya. Pansiyonun sevimli kopegi Boncuk bize oldukca alismis anlasilan. Once pesimize takiliyor sonrasinda ise yol boyu bize rehberlik ediyor.


Tirmandikca ardimiza bakiyor “vay anasini manzaraya bak” deyip tekrar tirmanmaya devam ediyoruz. Arada su icmek icin, bazen fotograf icin bazen de sadece oylesine durup agzimiz acik bakakalmak icin molalar veriyoruz.


O kadar muhtesem bir gun ki icimiz yasama sevinci ile doluyor. Bacaklarimiz agrimasin diye S`ler cizerek dolaniyoruz. Burada soluklanmak bile anlatilmasi cok guc bir haz veriyor insana. Daglardaki karlara ve cukura bakilirak gole yaklastigimizi anliyoruz. Buyuk bir heyecan kapliyor icimi. Hani bazilari vardir ya “ amaan yeisl degil mi gol degil mi hepsi ayni” diye dusunen. Aksine benim icin hepsinin cok farkli bir yeri ve anisi var. Bir guzellige ulasmak icin ne kadar zorluyorsaniz o kadar kiymetli ve unutulmaz oluyor.


Yaylanin tepesinde futbol sahasi da mi olurmus demeyin. Vallaha oluyormus.




Sonunda bir noktada durup altimetreye bakiyoruz. Tam olarak 2684m`deyiz. Bu da Temmuz ayinda neden hala kar oldugunu cok daha iyi anlatiyor.


Gol dondurucu bir sogukluga sahip. Erkut yine bir cesaretle gole girecegini ve deneyecegini soluyor. Ben yine kiyafetim yok bahanesiyle yirtiyorum. Serkan da denemeye korkuyor. Emre`nin ise hic niyeti yok.





Ayaklarinizi soktuktan yaklasik 15-20 sn sonra hissetmemeye basliyorsunuz. Sonra sanki her bir noktasinda igneler batmaya basliyor. Tamamiyla giremesem de ben de usenmeden botlarimi cozuyorum. Oturdugum kayadan asagi salliyorum. Once irkilip bagirarak sudan cekiyorum ayaklarimi. Sonra bi daha deniyorum bir daha. Once igneler batiyor sonra uyusuyor. “Kevser sacmalama cikar artik” diyorlar. “Yok yaa alisitm galiba dursun bakalim ne kadar dayanabilecegim” diyorum. Once kizarmaya basliyor sonra yavas yavas morarmaya. Tirnaklairmdaki morluk artinca “tamam yeter bu kadar, zorlamayalim” diyerek ayaklarimi cikariyorum. Inanilmaz guzel bir duygu. Kayaya ayaklarimi basip gunese bakiyorum “sira sende haydi isit sunlari” der gibi.





Gol muhtesem hava da oyle. Kafada soru isaretleri belirmeye basliyor. Acaba bugun burdan ayrilmasak da Avusor `da bir gun daha mi kalsak diye. Alel acele buradan ayrilmak istemiyoruz. O kadar guzel ki cennetten bir kose. Oturup konusuyoruz, daha gidilecek gorulecek cok yer var diyerek bugun yola cikmamiz gerektigine karar veriyoruz. Madem ki gidecegiz oyleyse biraz daha tadini cikaralim deyip bol bol foto ve video cekiyoruz.




Buyuk Gol`den manzaralar;









Hay hooy diye buz gibi sudan kacip isinmaya calisirken kosa kosa gole yuzmeye giden cocuklar bizi sasirtiyor. Hemen hemen her gun gidiyorlarmis.



Pansiyona dogru giderken bi ekiple karsilasiyoruz. Karsimiza cikan Kizilderili gibi gorunen biri basliyor bizimle Ingilizce konusmaya. E haliyle biz de oyle cevaplar veriyoruz. Meger kendisi Turk`mus hem de Rizeli. Yusuf Abi ikisi Hollandali misafirlerini gezdiriyormus. Onlar da gole tirmanacaklarmis. Kisa suren muhabbetin ardindan yola cikmamiz gerektigini soylerek oradan ayriliyoruz.







Simge ile pansiyon onunde hatira fotolari cekip helallestikten sonra yola cikma zamani geliyor. Haydi bakalim itekleyelim bisikletleri. Once ellere kollara, sonra ayaklara bacaklara kuvvet. Hele bi asalim da su zorlu yollari sonrasi nasil olsa hep inis olacak.



Kimi zaman pedallayarak kimi zaman bisikletten inip itekleyerek ter dokerek ciktigimiz bu yollarin inisi o kadar zevk veriyor ki insana. Her anini her viraji her su kaynagini hatirliyorsunuz.


Pes pese iniyoruz dar ve bozuk yollardan. Bir ara ciple karsi karsiya geliyorum. Adamcagizin tekeri kaymasin yol vereyim diye iyice saga dogru yanasiyorum fren sikarak. O sirada su yolundaki kumlar kayiyor ve spd ayagimdan cikmayinca cat diye saga yatiyorum. Son anda sag ayagimi acarak yere koysam da pedalin kemigime carparak sisirmesine engel olamiyorum. On aktaricim da tasa carpiyor. Bisikleti uzerindeyken kaldirmakta oldukca zorlaniyorum. Dolayisi ile inip heeeeeeyt diyerek cekiyorum kendime dogru. “Bir seyim yok, iyiyim ben” dedikten sonra yola devam ediyoruz.


Yaklasik 10 km boyunca yavas yavas inmeye calissak da yokus asagi kendimi tutamadigimi ve hizi ne kadar sevdigimi bilen bilir. Ancak bu yolda hem de arkada 27kg yukle hic mantikli degil. Bi ara hizla giderken inanilmaz kisa aralikli derin bir cukura giriyorum. Erkut arkamdan bagiriyor “ geberiyordun az kalsin, yavaaaaas” diye. Iyi bir masanin ne demek oldugunu o esneme aninda ilk defa yasiyorum. Hala nasil oraya girip dusmeden sag ciktigima inanamiyorum. Daha yolun basinda dusup bacagi yirtip sisirmissin, az akilli olsana degil mi yani.





Nihayet tasli toprakli yollari bitirip Ayder`e iniyoruz.

Vites buyutup pedal cevirmeye basladikca viteslerimde sorun oldugunu anliyorum. Ertkut ile golgeye cekiyoruz. Soyle bir el atiyor aktariciya “asagiya kadar idare et, sonra bakariz” diyor. Ayder`in cikisina yakin bir markette duruyoruz. Hava o kadar sicak ki soguk birer ayran icelim bir de su bisiklete bakalim diyoruz. Ayranlari ictik buz gibi tamam da altina saklanacak minnacik bir golge yok. Camlihemsin`e kadar idare et orada yapariz diyorlar. Iste orada isyan ediyorum.
- Kevser pedal cevirmeden git iste asagiya kadar orada bakariz.
- Ne yani 20 km pedal cevirmeden mi inicem asagiya?
- Ne var yokus asagi gideceksin iste.
- Yahu dengem bozulur pedal ceviremezsem. Hem anlatamiyorum galiba zincir ne ileri gidiyor ne geri araya sıkışıyor. O da dengemi bozuyor.
- Getir bakalim o zaman.
Bu arada Emre`nin yine lastigi patlamis. O da onu tamir etmeye basliyor soylenerek. Ekip inanilmaz gergin ozellikle de ben.

- Serkan bak aktaricim yamulmus az iceri dogru.
- Onun modeli oyle hacim. O egiklik hepsinde var.
- Yahu o egimi demiyorum ikincisine bak resmen cizilmis iceri dogru da cikinti var.
- Sen yanlis goruyorsun.
- Yahu kor muyum ben?
- Git Erkut`unkine bak.
- Baktim onda da yok.
- Onunkini modeli farklidir o zaman.
- Yahu Serkan ben mal miyim? Bunca senedir bisiklet kullaniyorum. Kor de degilim. Icine egilmis diyorsam egilmis iste iyi bak.

Belki de tarihe gecmesi gereken bir konusmadir bu yasananlar. Serkanla hic tartistigimiz gorulmemisken Ayder`de birbirimize giriyoruz ama tabi lafla. Hayatta en nefret ettigim sey bir seyden emin oldugumda “hayir o oyle degil” denmesi veya aksinin inatla savunulmasidir. Elindeki kargaburnunu kaparak aktariciyi disari dogru egmeye calisiyorum. Ama buyuk disliye o kadar yakinki rahatca yanasamiyorum. Cok az bir kismini duzeltebiliyorum. Az biraz duzelen ayarlarimla vites degistirmeden Camlihemsin`e kadar idare edecegimi soyluyorum. O sinirle nasil bastiysam yokus asagi cok uzaklasiyorum ekipten. Hava o kadar bunaltici sicak ve de nemli. Acaba bu bunaltinin sinirini mi birbirimizden cikariyoruz diye dusunmeden edemiyorum. Yokus asagi ruzgar tenimi yalayip gecerken yanimdan vizir vizir gecen arabalarla yarisiyorum kontrolu elden birakmadan. Bir ara golgeye cekip ekibi bekliyorum. Ama ne gelen var ne giden. Bir sorun mu var acaba diye once Emre`yi sonra Serkan`i ariyorum, “ya biri dustuyse, ya ilkyardima ihtiyaci varsa ilkyardim cantasi da bende” diye icime kurt dusuyor. Asagida bulunan su kaynaginda elimi yuzumu yikayip sacimi islatiyorum. Beynimden sanki dumanlar cikiyor o kadar bunalmis durumdayim. Neyse ki kendime geliyorum. Cesmede beklerken ekip de toplaniyor. Camlihemsin`e birlikte giriyoruz.

Serkan: Offf ne demeye yayladan indik. Buz gibiydi ne guzel. Vallaha yokus inerken yoruldum.
Kevser: Sicaktan bayildim yaa. Krem surdugum halde su kizarikliga bak.
Erkut: Siz acikmadiniz mi ya?
Emre: Benim tras olmam lazim. Ensem yandi.
Goruldugu uzere herkesin derdi bir baska. Ama ortak noktada birlesiyoruz. Saat 2`yi coktan gecti ve hepimizin karninda bir gurultu var. Ne yesek acaba diye dusunurken bu sicakta hafif seyler alalim diyorum. Camlihemsin`deki yemek molasinin ardindan Zilkale tarafina dogru tirmanisa basliyacagiz.
Bir pideciye giriyoruz. Sicaktan haslandigimiz yetmiyormus gibi bir de firinin sicagi vurunca ben hayatta burda oturamam alacagimizi paket edip parkta yiyelim diyorum. Ne sucuklu ne kiymali hicbir seyi kaldiramam bu sicakta. “Abi sen bana domates, peynir, biberli guzel bir pide yap karisik, hafif olsun” diyorum. Cay ocagina oturalim diyoruz ama ordaki tentenin alti da durulacak gibi degil. “ Hemen yaninda atil duran eski isletmeye ortumuzu serip yerde oturalim, cok deli esiyordu” diyorum. Digerleri de sicaktan oldukca rahatsiz olmus ki anlasilan hic itiraz etmeden bu sefer teklifimi kabul ediyorlar. Elimi yuzumu yikayip ayakkabilair da cikardiktan sonra “sakin bana dokunmayin” deyip kendimi yere seriyorum. Karpuz ve soguk su istiyorum o kadar. Benim ne zaman bittim dedigimi ve ciddiyetimi bizim cocuklar anlar. Yuzumdeki kizarikliktan da belli zaten hararetimi bir turlu atip da normale donemedim. Serkan, “sen uzan hacim, biz bi karpuz kapip gelelim” diyor. Erkut da hazir olan siparisleri almaya gidiyor. Emre mi? Titizlik temizlik manyagi Emre hala kalabalik olan erber`de yer acildi mi diye arada sirada kontrole gidiyor. Neymis beyefendi enseyi duzelttirecekmis. “Hay Allaaaam, dagdayiz Emre alis. Bak bana daga uyum saglaidm iki gunde nasil geziyorum” diyorum gulerek. Onlar karsimda kavurmali, kiymali o agir pideleri yerken bile bana agirlik cokuyor, hayret ediyorum. Yemegimizi yiyip karpuzla cila cektikten sonra kendime geliyorum.

Serkan yakiyor bir keyif cigarasi. Neyse ki dumani bana gelmiyor da tekrar tartisma cikmiyor. Hic yapmaz benim arkadaism oyle kiroluklar ama nasil olduysa elindeki izmariti firlatiyor hem de sondurmeden. Aradan iki dakka gecmeden karsimizda yerde yatan bos kutukten dumanlar ciktigini goruyor. Sucunu bilen Serkan benim matarayi aldigi gibi kutugun yanina kosuyor. “Ulee Serkan uleee az kalsin Camlihemsin`i yakacaktin” diyoruz.
Emre yemekten sonra tras icin tekrar sansini deniyor. Biz de bu arada esen ruzgara karsi uzanip “ yok yok hic mantikli degil, 4`ten sonra cikalim yola, gittigi yere kadar” diyoruz.
Emre tras olabilmenin verdigi mutlulukla yanimiza geliyor;
- Sss meshur olmusuz haberiniz var mi?
- Niye n`olmus?
- Yolda cikarken bizi birakan abiler bahsetmis Avusor`a tirmandigimizi.
- Eee?
- O yaylaya cikan bisikletciler siz miydiniz? Bizden bahsediliyormus, unlu olmusuz mudurum.
- Ah caniiiim senin ilk turun degil mi? Sen bir de Kacakarlar`a tirmandigimizda gorecektin. Alisirsin alisirsin zamanla hahahah
))
Gunah yaa karpuzlar cope mi gitsin diyerek kalanini da Erkut`a zorla yedirdikten sonra sis karinlarla nasil yola cikacagimizi dusunuyoruz.

Nihayet saat 16:30`da yeter bu kadar diyerek yola cikiyoruz. Zilkale 13km, Cat ise 28km. Bizim turlarimizi takip edenler bilir. Enerjimiz nereye kadar yetiyorsa oraya kadar pedallariz. Yahut kamp icin mantikli bir nokta buldugumuzda duruma gore karar veririz.

Rampalar yavas yavas basliyor. Agaclarin icine girdigimizde nihayet gunesin yakici etkisinden de kurtuluyoruz.

Serkan daha once Zilkale tarafina gittigi icin orada kamp atilacak yer bulamayiz. Bu saatten sonra da Çat`a zaten yetisemeyiz. Hava kararinca ormanda dimdizlak kaliriz deyip etrafa bakinmaya basliyoruz.

Burasi olur mu? Yo yo ari kovanlari var olmaz. Peki ya burasi? Himm birinin bahcesi galiba neyse ilerleyelim. Zilkale yol ayriminda kopruden once bir kahve var. Once oradaki koylulere bir soruyoruz. Kopruden gecince suyun kenarinda az bi duzluk var. Bir de az ilerimizde kulube gibi bir seyin dibi var. Uc erkek ille tutturuyor su kenarina kamp atalim diye.
- Tamamdir Kevser burasi guzel. Bak iste hem yesillik hem de su var.
- Yahu bir sey olur gece yukarida yagmur yagar, dere yatagi tasar. Bizi surukler goturur.
- Yok yahu bir sey olmaz.
- Hem ben burada suyun sesinden uyuyamam ki. Ben uyuyamazsam sizi de uyutmam. O yuzden gelin bak su kulubenin dibine kuralim.
Ne dediysem onlari kandirmam mumkun olmadi. Aksam uzeri bir guzel dereye girip yikandilar. Sonra da camasirlarini yikadilar. Acaba ben de girsem mi? Yok ama karsida kahve var, burada mayo falan giyilmez. Oyleyse ben de kiyafetlerimle girerim deyip basliyorum hazirliga.
Serkan: Gel hacim gel ayagindaki terligi cikarma taslar batiyor.
Kevser: Yaw Serkan ya giderse?
Serkan: Gitmez gitmez, ben seni tutarim.
Aynen dedigi gibi oldu. Boyu ancak dizimize kadar gelen suda Serkan beni tuttu ama terligin biri gitti. Ayagimdan cikar cikmaz “hoooop, yakala sunu” desem de Serkan terligi birakmayi secti. Haa bundan sonra ne mi oldu. Tur boynca terlik esprisi. Geriye kalan esi de isime yaramayacagi icin kahvedeki cope biraktim. Ne zaman cadirdan cikmak icin terlik lazim olsa “iste bi terligim olsaydi belki ben de sunu yapardim”, “insanin terliginin olmasi ne guzel, ayaklariniz rahat mi bari?” dibi esprilerle surekli bunlara takildim. Hatta cogu zaman “acaba terlik Camlihemsin`e varmis midir. Tabi canim coktaaan. Belki de denize ulasmistir.” dedigimiz de oldu. Bu arada ortalikta gezmesin diye arka cebime koydugum kilometre saatimin su aldigini fark ettigim an terlikten daha vahimdi.
Aksam yemegimizi yemek icin kahvenin bahcesine gittik. Emre henuz acikmamis. Bizde ise hafif bir aclik soz konusu. Ilk defa ton baligi ve konserve yeme imkani buluyoruz. yemegin ustune bir guzel cay kahve ile cilayi da cektik mi cadirlara gitmenin vakti geldi. Emre ayakta uyuyor.


Ben ise su kenarinda o gurultude nasil uyuyacagimi dusunuyorum halen. Sabaha kadar gozumu kirpmadim denebilir. Suyun sesini bastirsin diye actigim muzigin sesinden de uyuyamadim. Benim off puflarimdan baslangicta uyuyamasalar da sonradan dalip gittiler.
Gecenin bir yarisi 3:30. Cadirin fermuarini indirip bakiyorum. Muhtesem bir ay ormandaki yapraklarin arasindan suzulmus onume damliyor. Ciktim disari. Soyle bir dolandim otlarin arasinda. In cin top oynuyor derler ya aynen oyle. Ay isigindan baska bir isik, su gurultusunden baska ses yok. Bir yandna hem tirsiyorum bir yandan da ileride ne var diye merak ediyorum. 20 metre kadar ilerleyip geri donuyorum. Basliyorum cadirin onunde once isinma hareketlerine. Sonra biraz spor sonra da esneme hareketleri. Kendimi yorarsam belki uyurum diyorum. Bu arada bizimkiler hala fosur fosur uyuyor. Hani surda kizin basina bir sey gelse demek hic birinin habeir olmayacak. Yok olmuyor yorulmuyor vucut. Sonuc alamadan tekrar cadira giriyorum. Tulumun icine girip gozlerimi dikiyorum tavana. Yeniden muzik aciyorum. Sabaha karsi cok az da olsa dalma imkani buluyorum. Iste ertesi gunu yine o bir bilemedin iki saatlik uyku ile goturmeye calisacagim. Bakalim ne zaman deliksiz guzel bir uyku bulabilecegim? Ben de sabirsizlikla beklemekteyim.
Tur Bilgileri
27 Temmuz 2010 Sali
Avusor Yaylasi – Ayder – Meydankoy
Katedilen Yol: 40 km
Tur Suresi: 2:15
Toplam Tirmanis: 150m
Ort Hiz: 19 km/h