Çıkarız Çıkarız Olmadı İtekleriz (Rize_8.Gün)
Çıkarız Çıkarız Olmadı İtekleriz (Rize_8.Gün)
“SALına SALına Gezmek Ne Güzel!”
Merhaba Arkadaşlar,
Biliyorum dünden beri yayla fotoğraflarının tadı damağınızda kaldı. Acaba bugün bizleri neler bekliyor biz de en az sizin kadar meraklıyız.
Sabahın 6.30‘unda Serkan beni dürterek “kalk hacım kalk” diye uyandırıyor. Aman Allah’ım bu hayra alamet değil tur boyunca yani tam yedi gündür bağır çağır zorla uyandırdığım turdaşım ilk defa beni uyandırıyor. Açıyorum gözlerimi ne oldu diyerek.
- Hadi kalk da kahvaltıya gidelim, ben acıktım.
- Saat kaç?
- 6.30
- Aman Serkan ya bugün bisikelt de sürmeyeceğiz bırak da az daha yatalım.
- Kalk kalk ben acıktım.
- Ya offf az bi sus bi dur.
- Kızım ben 4.30`da kalktım 5’te kalktım zor durdum bu saate kadar hadi kalk.
- İyi be, iyi be.
- Pokut’a kahvaltıya gidelim hazırlan da.
- Ohoo yüzünü yıka, lensini tak derken.
- Yaw hadi çabuk, aynan nerde ben yardım edeyim sana.
- Serkan ne bu acele? Ne haltlar karıştırıyorsun sen?
Yüzümü yıkıyor, dünyayı daha parlak ve net görebilmek adına da lenslerimi takıyorum. Üzerimi giyindikten sonra gece girmeye korktuğumuz orman içindeki patikadan Pokut’a doğru ilerliyoruz.
Patika o kadar muhteşem ki fotoğraf çeke çeke ilerliyoruz. Hotele vardığımızda trekking grubunun ayrılmak üzere olduğunu görüyoruz. Serkan’ın sancısı şimdi anlaşıldı. Onlar gitmeden önce yetişmek istiyormuş. Yorumsuz!




Sal Yaylasına bakış,

Dikkatli bakın, uzaklardaki evler Amlakit Yaylası,

Hoşça kalın dostça kalın uğurlamalarından sonra bari biz de burada kahvaltı yapalım diyoruz. Kahvaltıda neler var diyoruz. Başlıyorlar saymaya peynir, zeytin, muhlama, reçel… Tamam tamam yeterli çay da var değil mi? Evet cevabının ardından sofranın kurulması için balkon kısmına geçiyoruz. İnanılmaz güzel bir manzara var. Oturup keyfini çıkaralım bari diyoruz. Amma ve lakin sabahın erken saatine rağmen yakıcılığı olağanüstü düzeyde. Güneşe yakın olmak böyle bir şey olsa gerek. Açım karnına olmaz demeyen Serkan tüttürüyor bir sigara. Ben de hem dumandan hem de güneşten bunalıp içeri kaçıyorum. Peşime Serkan da geliyor ve kahvaltıyı içeride yapıyoruz.


Bizim dünkü ufaklık yine buralarda. Pişt Yunus n’aber diyorum hiç pas vermiyor. Kendini bugün iyice aşmış. Dünkü emzik çıkartılıp bir kenara fırlatılmış, ayakkabılar da öyle. Yine köpekle oynuyor. Girdi kulubenin içine çıkmıyor sıpa. Bu çocuktaki cesaret ve kendine güven bizi oldukça sarstı. Demek neymiş? Kendine güvenen sağlıklı nesiller için ufakken bu şekilde eğitiyormuşuz ama çaktırmadan. Şunu yap, bunu yapma hayır evet diye bağırmadan.


Artık hesabımızı ödeyip yavaştan kalkalım diyoruz.
- Abi hesabı alabilir miyiz?
- Tabi hemen. 40 lira.
- Hık mık 40 mı? Kişi başı yani 20 lira mı?
- Evet
Kaşlarımı çatıp Serkana bakarken titrek ellerim cüzdana gidiyor. İçimden de geçmiş olsun diyorum. İşte memleketimin en genel hali. Ama suç kesinlikle bizde. Şimdiye kadar gittiğimiz her yerde 10 liradan kahvaltı almıştık. Burada da öyledir, en fazla ne kadar olabilir ki deyip masaya oturursan adamı böyle öperler işte. Şimdiye kadar yaptığımız kahvaltılardan daha fakir bir sofra olmasına rağmen şu verdiğimiz paraya öyle bir acıdık ki içimize oturdu. Olan keyfimiz de kaçtı. Hani değse bir şey değil de kesinlikle değmez. Sanki bana Ankara’nın en güzel cafelerinde brunch verdiler. Neyse yapılacak bir şey yok. Aldığımız dersle birlikte bize boynu bükük gitmek düşer.
Hotelin balkonundan yeni tecrübelerimizle ayrılıken bir şey çarpıyor gözümüze. Zımpara taşı. Serkan’ın çakısı yanındaymış. Hemen denemeye koyuluyoruz. Hani dün gece domuz, ayı gelmedi belki bu gece kahramanlık yapacağımız tutar. ![]()


Pokut’tan manzaralar,










Fotoğraf çeke çeke çadırımızın yanına doğru ilerliyoruz. Of bugün erken de kalktık akşama kadar nasıl vakit geçireceğimizi inanın bilmiyoruz. Bu yaylada ne yazık ki yapacak bir şey yok. Karşıda Amlakit, yan yoldan ilerlersek Hazindak yaylası var. Bisikletlerle Hazindak’a gitmeyi gözümüz yemiyor. Amlakit’e yürüyelim desek orayı da zaten gördük. Meraklısı için söyleyim ormanın içindeki patikalardan Amlakit’e ulaşmak 6-7 saati buluyormuş.



Hiç bu kadar büyük ve güzel bir mantar görmüş müydünüz?




Kantaron çiçeği birçok şey için faydalı. Yağını yaralarınıza sürerseniz kolayca iyileştirebiliyor mesela. Ben gidip biraz kantaron çiçeği topluyorum ve güneşte kurutmak için seriyorum. Serkan da son sigarasını yakıyor bu biterse ne yapacağım ben diye düşünerek.


Bunlar ağaç kurtları için yapılmış özel kapanlar. İçinde kokulu bir poşet asılı. Bu kokuya kanıp gelen kurtları yakalamak için asılıyor. Bu ağaç kurtlarının ormanı yok etme şekli şöyle; önce bir ağaca musallat oluyorlar. Ağacın suyunu çekerek besleniyorlar. Daha sonra yumurtalarını da buraya bırakıyorlar. Hepsi birden beslenmeye başlıyor ve ağaç zamanla tamamen kuruyor. Sonra yandaki ağaca atlıyorlar. Bu şekilde tüm ormanı talan edebilecek kadar zararlı bir canlı. Önceden Türkiye’de bu tarz kurtların olmadığı Bulgaristan’dan gelen tomruklarla ormanlara yayıldığı söylentisi yine her zamanki gibi Türklerin paranoyasını tetikliyor.



Dün akşam üzeri iki kız Sal yaylasındaki tepeye çıkmıştı telefon edebilmek için. Orada çekiyor madem haydi biz de gidelim diyoruz. Telleri açınca bir sürü mesaj ve cevapsız arama mesajı geliyor. Mesajların biri de Dask yarışındaki partnerimden. Orta parkurda 6. olmuşuz. Sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Dereceye giremedik bari 4. olalım diye beklerken 6.lık haberi beni çok da mutlu etmedi açıkcası. Önce aile bireyleri sonra arkadaşlar derken baya bir muhabbet ediyoruz. Ama canımız yine sıkılmaya başlıyor. O sırada Sefer Amca yaklaşıyor yanımıza. Ben telefonda olduğum için Serkan çoktan başlamış muhabbete. Serkan kafayı nikotine fena halde takmış durumda. Amcama burada sigara bulabilir miyiz diye sormuş. Amcam da bulursun demiş. Nereden diyince bende diye yanıtlamış. Telefonu kapattığımda Serkan’ın parlayan gözlerini görünce bana bu açıklamaları yapıyor. Sefer Memişoğlu ile birlikte Sal Yaylasındaki evine doğru yol alırken konu mesleklerimizden, nereden geldiğimizden falan açılıyor. Serkan elektrik teknisyeniyim deyince amcam sorunlu bir su motoru olduğunu elektriğinden anlayıp anlamayacağını soruyor. Serkan da çok iyi niyetli yardımsever bir çocuktur hemen bakalım diyor.



Amcamın evinin önüne vardığımızda Sefer Amcanın eşi ile tanışıyoruz. Kısa bir selamlaşmanın ardından erkekler aşağıdaki eve motora bakmaya gidiyor, ben de teyzemle beraber muhabbet ediyorum. Şehirden yayladan hayatlarımızdan bahsediyoruz kısaca sonra muhabbet çat diye kesiliyor. Bu arada ocağa çay koymayı da ihmal etmiyoruz. Saat öğle vaktini çoktan geçti. Bu arada telefonumu şarj etmek için içerideki prize bağlamak için müsade istiyorum. Gölgedeyiz ama hava çok sıcak. Başımdaki yemeniyi ıslatıp yeniden doluyorum. Bu biraz da olsa beni rahatlatıyor. Teyzem bir ara “sen burada otur oldu mu, ben bir namaz kılıp geleyim” diyor ve içeri geçiyor. Ben tabi rahatsız oluyorum ister istemez. Sanki içeri girip kurcalayacak mıyım diye alınıyorum.



Çay çoktan demini aldı ama Serkanlar halen ortada yok. İçimden teyzem bir çay verse de içsem diyorum ama bunu dile getiremiyorum. Dirseklerim dizlerimde başımı destekliyorum, muhabbet de etmediğimizden başımı tutmakta zorlanıyorum. Kimi zaman daldığımda başım ellerimin arasından kurtuluyor ve gözlerimi açıyorum. Serkanlar gelse de muhabbet etsek diye beklemekten sıkıldım.
Uzunca bir süre sonra Serkanlar geliyor oh çok şükür nerede kaldınız dedim. Serkan’a bir kez daha aferin Bardakları hazırlıyoruz. Patikadan birileri daha geliyor. Tabureleri çekip oturuyoruz. Siniye kraker, bisküvü eklemeyi de ihmal etmiyoruz. Oh be uykum açıldı nihayet.


Sefer Amca karşıdaki eski yayla evini göstererek hikayesini anlatıyor ve bizi gezdiriyor. Sefer Amcanın dedesi Necati Memişoğlu Erzurum kongresinde aktif görev almış. Meclisteki Erzurum Kongresi fotoğrafında kendisini görmek de mümkünmüş. Bu eski evde kongre öncesinde toplanmışlar ve kararlar alındıktan sonra dağları aşarak Kaçkarlar üzerinden Erzurum tarafına geçmişler. Biz bu dağları iki göl göreceğiz, zirvelere zevk için tırmanacağız diye ahlayıp vahlarken atalarımız gıkını çıkarmadan kim bilir ne kadar malzemeyle vatanı kurtarmak için yollara düşmüş. Öyle üzerlerinde gore-tex yağmurluklar, botlar da yoktu. Anlatılanları şöyle bir gözümde canlandırınca gözlerim doluyor da neyseki güneş gözlüğünden çok da belli olmuyor.

İşte evin içinden birkaç fotoğraf;








Necati Memişoğlu’nun torunu Sefer Memişoğlu,

Çaylarımızı içip muhabbet ettikten sonra fotoğraf çekeceğiz diyerek oradan ayrılıyoruz. Bulutların üzerindeki günbatımını kaçırmak istemiyorum. Daha günbatımına çok var ama olsun biraz da Sal Yaylası’nın tepesinde vakit geçiririz diyoruz.





Fotoğraflara dalmışken dün gece Sal Macera’da muhabbet ettiğimiz sahibi Hatice Teyze geliyor. Kızları da yanında. Bu sefer de onlarla muhabbete dalıyoruz.















Acıktığımızı fark edince yanımızdaki ton balığına eşlik edecek bir şeyler bulmak için tekrar Sal Yaylasına iniyoruz. Hatice teyzelerin otele gidip biraz salatalık, domates, ekmek alıyoruz. Serkan bu manzara da içilmez mi be diyerek ik de bira alıyor ben ise meyve suyundan yana tercih yapıyorum.




Tekrar tepeye çıktığımızda günbatımının başlamak üzere olduğunu görüyorum. Koşarak gidip tripodu kuruyorum. Kendimizi çektikten sonra güzel birkaç poz için pusuya yatıyorum. Acıktık mı hem de çok ama durun şimdi şu fotoğrafları halletmem lazım, uğraşamayacağım yemekle falan. Serkan beni beklerken sıkılınca sofrayı hazırlamaya karar veriyor. Hani derler ya ne yediğiniz değil nerede kiminle yediğiniz önemli diye. Aynen öyle bir yer. Kankalar iyi hoş da şurada sevgilim olsaydı da birlikte izleseydik demekten alamıyoruz kendimizi. Öyle romantik bir atmosfer var. Biz iki sap iç çekip efkarlanmaktan başka bir şey yapmıyoruz. İki lokma alıp ağzıma atıyorum ama gözüm manzarada, kimi zaman ağzımı tutturamayıp çatalı batırıyorum dudağıma.








Dakikalarca izlememize rağmen doyamadık, keşke daha geç batsaydı güneş. İşte bu dedim beni buraya getiren şey buydu. Bu muhteşem ana şahit olabildiğim için gerçekten çok mutluyum. Öyle sis her yeri basmayacak da bu anı yakalayacaksınız. Her zaman denk gelen bir şey değil bu yaşanan. Binlerce kez şükürler olsun ki bu güzel fotoğrafları çekebildim ve sizlerle paylaşabildim.














Akşam mutlaka çay içmeye bekleriz diyen Hatice Ablaları rahatsız ediyoruz. Sefer Amca ve bir aile daha gelmiş. Bu sefer daha kalabalık bri şekilde muhabbet ediyoruz. Oh be biz artık sıkılmıştık Serkanla birbirimizi görmekten. Değişik insanlar iyi oluyor, ki zaten çok seviyoruz yerlilerle muhabbet etmeyi.








Saat 10’a gelirken müsade isteyip kalkıyoruz. Bu sefer akıllılık edip gündüzden bir sürü odun topladık. Sefer Amca da bize biraz odun vermişti. Böylece güzel bir ateş yakmanın tadına vardık. Ateşi görünce Serkan ah uleyn ah yine ateşte sucuk çevirmek nasip olmadı. Ama gör bak seneye yapacağız hacım diye serzenişte bulunuyor. Keyfimiz yerinde şarkılar, türküler eşliğinde ateşin yanında oturuyoruz. İyice harlandıktan sonra büyük kütükleri içine atıyoruz. Bu sabaha kadar yanar bizi de yabani hayvanlardan korur.





Gece nasıl huzurla uyuduğumu anlatmam mümkün değil. Hiç ses yok. Tek ses sessizliğin sesi ha bir de arada Serkan’ın nefesi. Neyse buna da şükür en azından horlamıyor. Yarın görüşmek dileğiyle hoşça kalın efendim. Bakalım yine neler gelecek başımıza?
Tur Bilgileri
31 Temmuz 2010 Cumartesi
Bisiklete binmedik ki ne bilgisi vereyim? Pokut ve Sal yaylaları arasında dolandık durduk, vakit geçirdik bir şekilde işte.
Leave a Comment