2008 yılında Kars’ta Ani Harabelerinden başlayan turumuz Rize’de Kaçkarlarda Yukarı Kavrun Yaylasında son bulmuştur. Bu muhteşem keyifli turun kısa özeti niteliğindeki eğlenceli klibi izlemek için arkanıza şöyle bir yaslanın ve sesi açın derim. İyi seyirler efendim!
Ani’den Çıktık Yola (Rize – 11.Bölüm) 30.08.2008
“N’olur Bitmesin Bu Rüya!”
Her güzel şeyin bir sonu var elbette. Belki de onu güzel yapan bu güzelliklere olan hasretimiz ve sabırsızlığımızla yenisini bekleyişimizdir. Mutluluk dediğimiz de süreklilik arz etmez. Belli bir an mutlu olursunuz ve geçer…
Lakin gözlerimi açtığımda bu manzara ile karşılaşınca kulaklarıma varan ağzımı toparlamam biraz zaman aldı.

“Mademki gideceğiz ve de acelemiz yok öyleyse güzel bir kahvaltı ve çay eşliğindeki güzel muhabbetin ardından yola çıkarız” dedik. Trekking ekibi de bugün Ankara’ya dönüyor. Hatıra fotoğraflarının ardından “Siz önden gidin biz biraz daha çay keyfi yapacağız, nasılsa size yetişiriz.”





Yukarı Kavrun’a çıkmayı başaran ilk turculardan bir hatıra!

Ellerine sağlık Leylacan!







Şehirdeki danalara kask takmayı öğretemesek de yayladakiler pek bir meraklı çıktı! Temiz hava bol oksijen kafa çalışıyor tabi! ![]()

Teyzelerimizin muhabbetleri,

Yine kaldık biz bize. Yalçın Abi ve Firdevs Abla’ya çok teşekkürler.

Son tur notlarımızı gözden geçiriyor ve hesabı çıkartıyorum.


Hayır, dönmek istemiyoruz diye ayaklarımız gerilese zamanı geri almak istesek de eve gitmenin de verdiği tatlı bir huzur var. Bir düşünün! On iki gündür dağlardayız fakat sanallıktan gına gelmiş güneşe hasret sıkışık apartman katlarındaki teknolojik aletlerle çevrelenmiş hayatlarımıza dair en ufak bir özentimiz ve özlemimiz yok. Memlekete de hasret kalmadık ancak geride bıraktığımız ve bizim için endişelen ailelerimiz için dönmek zorundayız. Allaha ısmarladık! Yine geleceğiz bizi bekleyin…

Yolcu yolunda gerek,

Yaylaya tırmanırken taşıdığımız emektarlarla rolleri inişte değişeceğiz. Bu güneşli mis çiçek kokulu yaylada bunun keyfini sürmek ise bizler için çok eğlenceli olacak.

Yol manzaraları,




Bu bir çiçek!

Bu birçok çiçek de!

Ben çiçek değil miyim? Hahahaha

Mola noktasında grubu yakalıyoruz. Muhteşem saç kavurma ve fırından çıkmış sıcacık ekmek var. Kokusuna bayılıyoruz, ekmeğin çıtır yerinden azıcık koparıyorum ama boğazımıza kadar dolu olduğum için gitmiyor. Ah keşke aç gelseydik diye iç geçiriyoruz.




Ayder’e indik sayılır. Sayılı metreler kaldı.




İyice yeşile doyalım diye frenleri sıkarak yavaş yavaş inerken “Kevser Hocam!” diye bir ses yükseldi. Nerden geliyor nerden diye bakarken sağ tarafta bir mekanda oturan 2005 yılından bir öğrencimi gördüm. Trabzon’u kazanarak Ankara’dan ayrılan bir gençti Ali. Çay içip fındık yiyerek ekibin tamamlanmasını beklerken biraz da muhabbet etme imkanı buluyoruz. “Nasıl tanıdın beni inerken, yüzümüz gözümüz görünmüyor ki” dediğimde “Hocam internetten fotoğraflarınızı görüyorduk bu Kevser’den başkası olamaz” dedim diyor. Şaşkınlığımıza gelmiş olacak ki maalesef fotoğraf çekmeyi unutuyoruz.



Ekip yavaş yavaş tamamlanıyor. Leyla ille tutturuyor size sütlaç ısmarlayacağım. Yok aman biz alırız desek de inadı tutunca tadını çıkara çıkara yiyoruz. Yaw bunlar da amma yiyiciymiş demeyin malum yol uzun. Ayder’den minibüsle terminale gidecek olan ekibe yetişmek için var gücümüzle pedallayacağız. 30 Ağustos’ta otobüslerin neredeyse tamamı dolu. E ben nasıl gideceğim derken Ayakizi’nden bir kişi daha önce ayrılmak zorunda kalınca Haşim Abi “sen bizimle gelebilirsin diyerek” müjdeyi veriyor. Çok şükür yine ballıyım. Sağ olsun dostlarım Murat ve Serkan da centilmenlik yaparak “ sen git Kevser! Biz kamyon, kamyonet ne bulursak otostopla bir şekilde Ankara’ya döneriz” diyorlar.

Elli kilometre boyunca aradaki fark açılıp meraktan durmadığımız sürece neredeyse hiç beklemeden var gücümüzle pedal bastık. Otobüsü kaçırmamak için bir yandan saate baktıkça stres oluyorum bir yandan da havadaki aşırı nem yüzünden terleyen yüzüme üfleyerek serinlemeye çalışıyorum.
Dağ zamanı bitti artık insan içine karışıyorum hemen üzerimi değişip şehre uyum sağlamam lazım diyerek lavabonun yolunu tutuyorum. Yol boyunca hiç fotoğraf çekemeye fırsat bulamasak da terminalde ayrılırken bu güzel anı yakalamayı unutmuyoruz.

Ben şanslıydım ama arkadaşlarım ne yapacak? Akşam da oluyor diye kara kara düşünürken otobüsün yan camından yakaladığım en son kare ise bu oluyor.

Ondan sonra ne mi olmuş? Gece saat 11’de Trabzon’a varan otobüs mağdurlarımız sabaha kadar terminalde beklemek zorunda kalmışlar. Bir türlü yemeye fırsat bulamadığımız bizimle birlikte İzmir, İstanbul gibi şehirlerde çanta çanta gezen 1kglık ton balığını zor da olsa açıp yemeyi başarmışlar. Gözleri ve karınları doyduktan sonra yahu bu çok diyerek kalanını da martılarla paylaşmışlar. Zaten bu turda da yenmeseydi ülke çapında“ Ton Balığı’na Sadakat!” turu düzenleyecektim.

Sabah olunca tekrar otobüs bulamamışlar ve otostop çekip Samsun’a kadar gitmişler.Ne yapacağız diye kara kara düşünürken kamyoncuların takıldığı bir mekana gidip beklemeye başlamışlar. İki farklı kamyona binerek Sabah 8′den akşam 7′ye kadar Samsun’a ancak varabilmişler. “Yahu niye ayrıldınız? Keşke birlikte devam etseydiniz,” deyince “ne gerek var sıkışmaya, ikisi de Ankara’ya geliyordu” diye gülüyorlar. Erkek milleti işte! Gece 23 sularında otobüste yer bulunca da fırsatı kaçırmayıp hemen biletleri almışlar. Neyse ki kazasız belasız sabah 7’de sağ salim Ankara’ya varmışlar. Durumu telefonla takip ettiğim halde geldiklerinde ilk söylediğim şey; “iyi ki beni yollamışsınız. Yoksa yollarda perişan olurmuşum,” oldu.
Tur Bilgileri:
Yukarı Kavrun – Ayder Yaylası – Çamlıhemşin – Pazar
Yapılan Toplam Yol: 62 km
Toplam Süre: 2:20
Ortalama Harcama: 18 lira
Acısıyla tatlısıyla en güzeli de hayırlısıyla bir turu daha tamamlamış olmanın verdiği huzurla evlerimize döndük. Dostluklarımızın hiç bozulmaması, yaşanan tatsızlıkların tura damgasını vurmaması ve de muhteşem anların hiç unutulmaması dileklerimle bir sonraki tur nereye olur bilinmez ama görüşmek dileğiyle Allah’a ısmarladık efendim…
Ani’den Çıktık Yola (Rize – 10.Bölüm) 29.08.2008
“ Öküz Yatağı Daha Rahattır! ”
Sabaha kadar tırmandım! Ama zannettiğiniz gibi rüyamda falan değil. Gerçekten çadırın içinde tırmandım. En düz bulduğumuz yere çadırımızı atsak da zeminden kaynaklı eğim yüzünden matın üzerinden tulumla topak olmuş gibi çadırın dibine yığıldım durdum. Defalarca yukarı çıkmama rağmen sabah kalktığımda yine kendimi aşağıda buldum. En son hatırladığım gece Murat ile aramızda geçen diyalog ve onun altındaki çukurları doldurmak için matının altına eşofmanını tepiştirmesi.
Murat: Huaa! O kadar para ver şişme mat al tulumunla öğün ama kaysın. Ha ha ha…
Kevser: Bakıyorum da pek bir keyiflendin Murat! Yastıklardan birini sana vermedim diye değil mi? Vermeyeceğim işte! On gündür boşuna mı taşıyorum onları. Boynum ağrıyor benim.
Sabah olunca;
Serkan: Yahu bir ara uyandım baktım Kevser yok! Nereye gitti bu kız gece vakti diye kafamı kaldırdım ki ne görüyüm, çadırın kapısına kadar kaymış.
Kevser: Sorma ya! Sabaha kadar tırmandım. Elim kolum da tulumun içinde olduğu için baya bir zorlandım.
Murat: Tısss…
“Çukurlara gelesice” diye beddua da etmedim ama Murat da rahat uyuyamamış. Tulumumu matımı topladım haydi dememe rağmen Murat’tan tepki yok. Sadece tıssss…

Sabah güneşi yaylaya o kadar güzel vuruyor ki, çadırımdan çıkmamla yüzümün gülmesi bir oldu.

Kahvaltıdan sonra hemen yanı başımızdaki derede bir kaya üzerine oturup çayımı yudumladım. Suyun şırıltısının verdiği huzur güneşle birleşince tüm hücrelerimi kapladı. Beden mutlusu yoktur herhalde diye düşündüm.

Ama varmış! Nelere sahip olduğunun farkında olan Serkan’ın da benden çok fazla farkı yokmuş.

İşte Yukarı Kavrun tam bu kadar,

Serkan’ın aklında neler var? Belki de bu kara parlağın, şehirde insan taklidi yapmaya çalışanlardan çok daha akıllı olduğunu düşünüyordur kim bilir!

Ve işte bayan dayanışması,

Bunlar da baylar,

Düzlükler yetmedi de koca kayanın üstünde horon tepiyoruz.

Geçen sene Artvin, Beyazsu Yaylası’nda Yıldız Gölü’ne tırmanmıştık hatırlarsanız. İlk o zaman bu çiçeği görmüş ve çok beğenmiştim.

Yaylada denk geldiğimiz sadece Leylalar değil. Ayakizi’nden bir de yürüyüş ekibi var. Mezovit’e gidecekleri bu günde kendilerine katılıyoruz.



Beş dakika seslenmeyin ne olur! Beni iç dünyamla baş başa bırakın. Bir senelik huzur toplamam lazım!

Taş üstü güzelleri,

Ve işte Heybetli Kaçkarlar!






Fotoğraf çekme aşkına hafif de olsa varlığını hissettirip çiçekleri sallayan rüzgarın dinmesini bekleyip yerlerde yatmaktan ekibi kaçırıyorum.










Buzullardan ince ince süzülerek aşağıda gördüğünüz dereleri oluşturan suyun doğduğu yer;

Yağmur başlayınca kayalıkların arasına sığınıyoruz,

Korkusuzca açılan canım çiçekler de farkında onlara zarar vermeyeceğimizin,




Kayalıklardan tekrar aşağıya iniyoruz. Trekingciler de hazırlıklı gelmiş yanlarında ızgara ve sucuklarıyla. Fazla olduğunu söyleyip sofralarına bizleri de davet ediyorlar. Biz de yanımızdakileri paylaşarak bir güzel öğle yemeğimizi yiyoruz. Açlıktan gözümüz dönmüş olmalı ki burada fotoğraf çekmeyi unutmuşuz.
İşte suyun kaynağı! Mataralarımıza doldurduğumuz berrak suyun tadı mükemmel.


Yemekten sonra yeniden tırmanmaya başlıyoruz. Tepeye çıkınca göl görünüyor. Kuytuda kalmış, küçük ve sevimli göllerden biri.

Dağların ekosu harika! Fotoğraf için bağırdığımda fark ediyorum ve bundan sonra yanımdakilerin vay haline! Başlıyorum arya yapmaya! Kısa bir dinletiden sonra ekipten alkışları topluyorum. Sağ olun efendim sağ olun. Beni sizler buraya getirdiniz ne demek!






Yüzenler yüzsün biz de biraz çekim yapalım,

Kankayla sunuma hazırız,

Ve işte muhteşem tanıtım videomuz! [b]Burası Mezovit yani Öküz Yatağı![/b] Serkan buzul gölüne krater gölü dese de muhabir olarak gayet başarılı. Az daha bıraksam şöhretimi elimden alacaktı ayol!
[url=http://s173.photobucket.com/albums/w59/KevSerSeri/KAAR/?action=view¤t=MVI_7781_PC.flv]
[/url]
Yüzenler ve onları izlemeyi tercih edenler,

Ah Serkan ah! Ağzını hayra açmadı ki yağacak da yağacak dedi. Sudan karşıya geçerken ayağımızın ucu değmesin diye uygun yerleri ararken bardaktan boşanırcasına yağan yağmura ve doluya maruz kaldık. Gusül misali bedenimizde tek bir kuru yer kalmayana kadar ıslandıktan sonra ne dereler bizi durdurabildi ne de arkada kalanlar. Rüzgarın etkisiyle titremeye başlayınca nasıl olsa yolu biliyoruz diye arkama takılanlarla yayla yolunu tuttuk. Su varmış peeeeh basıver, çamur varmış aman ne olacak! Tek bir hedef var şimdi! Sıcak bir duş, kuru kıyafetler ve sıcak içecekler.
Bekleyin bakın nasıl sudan çıkacak balıklar!





Sırayla duşumuzu alıp akşam yemeği için barakaya geçtik. Soba yanmasına rağmen soğuk iliklerime kadar işlemiş. Hala ısınmış değilim.
İçerdeki gençlerden biri “sana ısınma yöntemi söyleyeyim mi?” diyor. Atlıyorum saf saf “neymiş” diye! “Soba sönmek üzere. Git biraz odun kır. Gör bak nasıl ısınıyorsun.” “Tamam” diyerek çıkıyorum dışarı.
“Hıaaaaa!” “Huaaaa!” Odunun aynı yerine iki kere bile denk getiremiyorum baltayı. Zıplayıp duruyor meret! Efektlerimden merak salmış olacaklar ki bir bir dışarı çıkıyorlar. Aslında en güzeli bir cinlik yapıp hazır herkes de dışarıya çıkmışken gidip sobanın yanında en güzel yeri kapmak. Ama bana yakışmaz. Hem odunu kırmam lazım! Benim gibi yiğide yakışıyor mu hiç!

Levent “o öyle olmaz” deyip gösteriyor,

Sonra Serkan deniyor,

Bizim kızlarımız aşağı kalmaz. Sıra Leyla da,

Teorik olarak anladım şimdi sıra pratiğe dökmekte. Bir iki vuruştan sonra kırmayı başarıyorum. Birkaç tane odun kırıp yanan bedenimle nefes nefese içeri giriyorum. “Hakikaten ısıtıyormuş. Sayemde siz de ısınacaksınız,” diyerek odunları içeri taşıyoruz.
Ve işte beklenen an! Mutluluğumuzu mide başta olmak üzere diğer organlara yayma zamanı.

Bunlar da ikramiye! Ekipten profesyonel fotoğraflar çeken Yunus Çoban arkadaşımızın çekip yolladığı muhteşem fotoğraflardan birkaçı;






Yukarı Kavrun’a tepeden bir bakış,



Büyük Buzul;

Küçük Buzul;

Aşağıda sucuk-ekmek meraklıları,

Suyun kaynağı;

Teşekkürler Yunus bu güzel fotoğrafları bizlerle paylaştığın için;

Nedense turlarda en muhteşem günler hep sona rastlıyor. Bu da turu inanılmaz ve unutulmaz kılıyor bizler için. Yaşadığımız tüm olumsuzlukları unutturarak belleklerimizde çok güzel yer ediniyor.
Bir sonraki günde görüşmek dileğiyle hoşça kalın efendim.
Ani’den Çıktık Yola (Rize – 9.Bölüm) 28.08.2008
“Yukarı Kavrun’a Daha Çok Var Mı?
Hava karardıktan sonra geldiğimiz yayla sabah nasıl görünüyor acaba? Gözümü açar açmaz çadırın fermuarını aralayıp dışarıya göz atıyorum. Sis çöktüğü anda yemyeşil bir doğayla karşı karşıya kalmak ve mis gibi havayı ciğerlerinize çekmek nasıl bir duygudur! Tahmin edebiliyor musunuz ya da hiç böyle bir şey yaşadınız mı?
Açlığınız, ihtiyaçlarınız bir an unutulur ve öylece bakakalırsınız, düşüncelere dalarsınız.

Sabah çayımızı demleyip güzel bir kahvaltı yapabiliyorsak bundan daha büyük bir lüksümüz olamaz.

İsmail gidince üç kişi de kalsak daha ileriye gitmek için bir engelimiz yok çok şükür.

Gördüğümde beni şaşkınlığa uğratan tuvalet! Aşağısının uçurum olduğunu çekmek için fazla yanaşıp fotoğraflayamasam da hani çılgın buraya çıkar diye düşünmeden edemedim.


Karnı doyduktan sonra aklı başına gelen geçlerin temizlik çabaları,

Onlar hazırlanırken ben de sizler için birkaç foto çekeyim diyorum.


Bu harlı ateş bulunur da ıslanan ayakkabı ve giysiler kurutulmadan yola çıkılır mı hiç!

Yola çıkmaya hazırız ancak birkaç mutluluk fotoğrafından sonra.



Tatlı tatlı rampalar ve kısa süreli molalar,


Tarifi mümkün olmayan bir huzur var içimde!

Bu sırada enteresan bir şey oluyor. Benim telefonum kapalı olduğu için ulaşamayan Leyla Murat’ı arıyor. (Leyla Ankara’da okuldan bisikletçi arkadaşımız.) “Galiba az önce yanınızdan geçtik minibüsle Yukarı Kavrun’a gidiyoruz inanamıyorum siz misiniz” diyor? Doğruladıktan sonra görüşmek üzere deyip tekrar yola koyuluyoruz.
Yukarı Kavrun’a yaklaşık 12km yolumuz var ve biz bunun 3km’sini aşmış bulunuyoruz. Zor gibi gelen yolun meğerse en kolay yerini atlattığımızı üçüncü kilometreden sonra anlıyoruz.



Yolda yarıklar, koca koca taşlar beliriyor ve ızdıraplı yolculuğumuzun işte şimdi başlıyor! Arada sırada bisiklete binebiliyoruz. Çoğunluklu olarak yokuşlarda bisikleti iteklemek zorunda kalıyoruz. Karagöl’de “yayladan aşağı nasıl uçulur” deneyimini yaşamış biri olarak korkuyor ve kenarlara fazla yaklaşmadan arada sırada binmeye çalışsam da Serkan “aman Kevser” diye uyarıda bulunuyor.
Nerdeyse yolu yarıladık. Galer Düzlüğü denilen yerdeyiz. Açlıktan midemiz kazınıyor. Sağ tarafta piknik yapan bir ailenin masasında kesilmiş karpuzları görünce yanaşıyorum.
- Selamunaleyküm
- Ve Aleykümselam.
- Karpuzlar kıpkırmızı çok güzel görünüyor. Ağzım sulandı alabilir miyim bir tane?
- Buyur kızım ne demek!
- Allah razı olsun. Mmmm çok da tatlıymış.
Serkan dur gitme falan demeye kalmadan bir güzel karpuzla kuruyan ağzımı tatlandırdım. Üç kişi olduğumuzu gören Çamlıhemşinli Abi bana kocaman bir dilim veriyor. Aileyi rahatsız etmemek için arkamızı dönüp çimlere oturuyoruz afiyetle karpuzumuzu yiyoruz.
Tatlı, sulu, kıpkırmızı yüce nimet karpuz ne de güzel yakışırmış yeşillikler içine,

Doğru ellerde daha güzel durduğu kanaatindeyim,

Hele dur gitme diyen Serkan’ın yüzündeki mutluluğa bir bakın!

İneklerin aklına karpuz kabuğu düşürüyoruz,


Bunlar da sizin kısmetinizmiş diyerek yarım ekmek içine konulmuş tavuk ızgaralar elimize tutuşturulunca şaşırıyor ve oraya oturduğumuz için kendimizden utanıyoruz.
Müzik açılıyor ve horon hazırlıkları başlıyor,

Enerjiyi aldık hakkını verelim diyoruz,



Horon teperken yolu kapattık, araç bekliyor. Tıklayıp izleyebilirsiniz!
[url=http://s173.photobucket.com/albums/w59/KevSerSeri/KAAR/?action=view¤t=MVI_7643_PC.flv]
[/url]
Amcamızın gözü çok tok! Yol soran turistleri de sofrasına davet ediyor ve onlarla da yemeklerini paylaşıyorlar.

İşte yurdum insanı. Başka hiçbir memlekette görmek mümkün değil bu manzaraları. Yurt dışından gelenlere karşılıksız iyilik yaptığınız zaman çok şaşırıyorlar, benden ne istiyor acaba diye ya kabul etmiyorlar ya da hemen para çıkarıp vermeye kalkıyorlar.
Onlarca teşekkürden sonra hatıra fotosu alıyor ve yola çıkma vakti geldi diyoruz.

Azıcık daha sabredip bekleseymişiz ileride yemek yapan çadırlar varmış. Ancak bu konu hakkında bilgi sahibi olmadığımız için nasibimizi yemiş olduk. Yolda her gördüğümüze “Yukarı Kavrun’a daha çok var mı?” diye soruyoruz.
Rampa gittikçe dikleşirken yollar da bir o kadar bozuluyor.

Tek tesellimiz muhteşem manzara ve gideceğimiz yerin hayali.


Murat’ın yükü az olduğu için bisiklete binebiliyor ancak bizim eşek ölüsü gibi yükümüz olduğu için Serkanla artık tamamen tabanlara dayandık. Hızımız saatte 2,5 bazen bunun da altına düşünce kilometre saati de göstermiyor.

Kana kana su içip mataralardaki suları yeniliyoruz. Belki de iki senedir beni Karadeniz’e çeken şey buranın eşsiz lezzetteki suları…

İşte muhteşem doğa ve bisiklet temalı fotoğraflarımız.



Çok az yolumuz kaldı.

Aşağı Kavrun’a varıyoruz.


Bitmek bilmeyen 2km’lik yürüyüş mesafemiz kaldı.


Şükürler olsun ki hava karamadan 12km’lik yolun 9km’sini yürüyerek de olsa tamamladık. Rahat olmayan spd yüzünden ayaklarımıza kara sular da inse vardığımız için çok mutluyuz.


Akşam yemeğinin ardından Leylalar ile koyu bir muhabbet başlatıyoruz.

[i]Leyla: Gelemeyeceksiniz diye ümidi kesmiştim. Düzlükte kamp attınız diye düşündüm.
Serkan: Büyük bir araç geçer belki bisikletleri atarız diye çok baktık ama bir tane bile geçmedi. Zaten araçların yarısı da düzlükten sonra geri döndü.
Leyla: Yol çok bozuktu biz de çok zor geldik.
Kevser: Sorma ya çok zorlandık ama yürümek zorunda da kalsak başardık. Yapacağız dediğimiz zaman yaparız. Geçen sene de elimizde bisikletle dağları aşarak Macahel’e gitmiştik.
Murat: Harbi ya bir de o vardı![/i]
Kavrun yerlilerinden öğrendiğimize göre buraya bisikletle gelen ilk grubuz. Bir ilki daha başararak tarihe adlarımızı altın harflerle yazmayı başardığımız için kendimizle gurur duyduk.
Yorgunluktan tiplerimiz kaysa da mutsuz gibi de görünsek aksine çok iyiyiz.

Leyla ile Levent’e karşı bizim ekip olmak üzere okey oynamaya başlıyoruz. Bizimkiler Ankara’ya döndüğünde tatlı yemeye çok hevesli. Lehimize baya bir fark açtıktan sonra uykum geldi deyip arkadaşlardan müsaade isteyip yerimi de Serkan’a devrederek çadırın yolunu tutuyorum. Herkese iyi geceler…
Tur Bilgileri:
Ayder Yaylası – Yukarı Kavrun
Yapılan Toplam Yol: 12km
Toplam Süre: 2:59
Ortalama Harcama: 15 YTL
Ani’den Çıktık Yola (Artvin – 8.Bölüm) 26/27.08.2008
“Galiba Cenneti Bulduk!”

Sabah erken saatte uyandık Karagöl’e karşı. Önce ses kontrol “bir kii, bir kiii” diye kendimi deniyorum. Evet sesim gayet net çıkıyor. Peki ya ellerim kollarım! Bakalım rahat kalkıyor mu? Hımm! Güzel…
- “ Kevser nasıl oldun!”
- İyiyim galiba…
- Olleey! Tur devam edecek yani.
- Ne yani bana tur için mi baktın?
- Tabi kızım ne zannettin. Tur devam etsin diye baktım sana.
Sabah sabah dalgasını geçti Serkan benimle…
Kendime gelmenin coşkusuyla güzle bir kahvaltı yapıp ardından gölün etrafı turlamak istiyordum.
Murat da oldukça acıkmış anlaşılan. Hazır olmayan sofranın başında öylece beklediğine göre.

Üzerimizi giyindikten sonra sultanlara layık bir sofra hazırlamak için kolları sıvadık. Öncelikle iki kişilik kahvaltı söyledik. Ardından elimizdeki kahvaltılıkları da çıkararak masaya bir güzel dizdik. Akşam ateş başında yapmayı planladığımız sucuklar yine kahvaltıya nasip oldu.

Ohhh! Havam yerinde alaturka oldum. Oynamadan duraaamammmm… Ben sucuksuz yapamammm… Ay ay ayyy…

Uzun süren kahvaltının ardından Murat iskeleye gitti “beni bir çekin” diyerek.

Peşine Serkan,

Sonra ben,

Ve İso koşarak gelince ancak kayığa yetişebiliyor,

Çeşmeyi görünce toz toprak olan giysilerden bazılarını yıkamak geliyor aklımıza. Serkan’ın çamaşırlarından katran aksa da ben terini tuzunu geçirmek için suya bastım.

Dizimden eğilemediğim için yaşlı teyzeler gibi taşa oturdum.

Gelen geçen bize bakarken yüksek sesle söyleyemesek de günün ve anlam ve önemini belirten türkü geldi dilimize. Sabunu kodum legene, gör başıma ne gele! [color=#FF0000](Komik çamaşır yıkama videomuzu izlemek için üzerine tıklayınız.)[/color]
[url=http://s173.photobucket.com/albums/w59/KevSerSeri/KAAR/?action=view¤t=MVI_7398_PC.flv]
[/url]
Karşısı oldukça güzel görünüyor. Çamaşırları serdikten sonra yürüyoruz her bir hücremize huzur enjekte ederek.



Eğil manzarayı kapatıyorsun!


Herkesin neşesi yerinde!

Hayaller peşi sıra…

Muhabbetler de,

Pozlar da,


Derenin gölle birleşme noktası çok enteresan. Birisi buz gibi, diğeri sıcacık.

Söyleyin bana a dostlar! Su buradan içilmezse nerden içilir!

Ben özgürüm! Sadece mutlu, huzurlu ve özgürüm.

İso da özgür kanımca. Benimle her yere geldiğine göre!

İnsanlar koparmadıkça özgürler,

Yaban eller incitmedikçe güzeller,

Kirletmedikçe, sahip çıktıkça varlar,
Yok bu beni kesmedi. Hem akşama kadar ne yapacağız?
-Serkaaaan. Kayığa binelim mi?

Çok güzel duruyor!

İso ya sen!

İlk önce Murat geçiyor küreklerin başına. Arkadaş Giresunlu olunca azıcık artislik yapıyor tabi bize. Kürek nasıl çekilirmiş öğrenin diye!

Ne var onda canım! Ben de evde sürekli çekiyorum. Kollarım güçlüdür diyip Murat’ı diğerlerinin yanına yolluyorum.

Çok şükür iyileştim ya neşemden geçilmiyor.

İso denemeden hiç olur mu?

Serkan güya bayrakla bizi alacaktı. İyi neyse ki kalıbım geniş de yarısını kareye sokabilmişim hahahahahah… ![]()

Hadi şimdi birlikte! Ben daha hızlı çekerim, daha hızlı!

[color=#FF0000]İnanmıyorsanız tıklayın ve izleyin. [/color]
[url=http://s173.photobucket.com/albums/w59/KevSerSeri/KAAR/?action=view¤t=MVI_7548_PC.flv]
[/url]
Biraz yorulduk galiba. Şimdi dinlenme zamanı,



Kısa ama etkili bir kayık sefası oldu. Tekrar dönüyoruz piknik masalarına. Biz oyalanırken İso yukarı tırmanacağını söylüyor. “Yok biz almayalım. Alana da mani olmayalım. Ama hava kararmadan mutlaka dönmüş ol!” diye tembihleyip İso’yu uğurluyoruz.


Bu da Karagöl’e giden yolun üzerinde bulunan bir korkuluk. Korkuluk deyip geçmeyin! Akşam başımıza ne işler açacak! O yüzden dikkatlice bakın ki gözünüzde canlansın!

Serkan’dan çeşitli buff takma yöntemleri.
Sabah sağlam yediğim için ben acıkmadım. Ama Serkan ile Murat aynı kanıda değil. O yüzden bir şeyler atıştırıyorlar.

Akşam yemeği için ne yesek acaba diye düşünüyoruz. Bu arada İso da geliyor. Menüde neler var diye sormaya gittiğimizde çadır başına 10 lira vereceğimizi öğreniyoruz. Dün geceden bir 20 bir de bugün 20 dersek 40 . Gerçekten pahalıya patlıyor. Bir de akşam yemeği yersek etti mi en az 80. O yüzden birinden birini yapamayacağımızı söylüyoruz. Herkes yanında kısıtlı parayla geldi. “Dün akşam sen hastaydın zaten bir şey söylemedik” diyor işletme sahibi. Girişte de yazıyormuş ancak kazanın sıcaklığı ile hiç birimiz görmedik diyoruz. Son kez rica ediyoruz. “Ya akşam yemeğinde yardımcı olun ya da konaklama da!” Ancak tok satıcının hiç birine niyeti yok.
Pekala! Toplayın eşyaları arkadaşlar yola çıkıyoruz diyoruz. Keşke önceden sorsaydık, keşke önceden haberimiz olsaydı ile keşkelerle dolu cümleler kurarken havanın kararması an meselesiydi. O yüzden elimizi çabuk tutmak zorundaydık. Çamaşırlar kurumadan ıslak halleriyle bir poşete koyup çantaya tıktık. Baktılar ki gerçekten gidiyoruz. Teyzenin gönlü razı olmayınca iki tabak makarna getiriyor önümüze “bari bir şeyler yiyin de gidin” diyerek. Serkan ile Murat gurur yapacak kadar toklar. İso ile ben ise sabah yediklerimizle duruyoruz. Bir tabağı alelacele bitirip teşekkür ediyor ve yola çıkıyoruz.
Her tarafa sis çökmüş ve karanlıktan göz gözü görmemekte. Işıklarımızı taktık ilerliyoruz kör karanlıkta nereye gideceğimizi bilmeden. “Borçka’ya doğru salalım bisikletlerimizi nasılsa bir köy çıkar karşımıza” dedik.

Dün düştüğüm ve pedal çevirmekte zorlandığım için “bisikletleri değişelim, seninki ağır” diyor İso. Ancak başka bisiklete alışmak için yanlış zaman. O yüzden ortaya beni alarak ilerliyorlar. En önde Murat sonra Serkan, ben ve İso.
Kafa lambasının önünde parlayan sis tanecikleri buğu etkisi verip görüş alanını iyice düşürüyor. Gözlüğü de çıkarıyorum. Murat kafasını eğmiş yola bakarken önümde giden Serkan’ın bir an eli ayağı boşalıyor “Allahhhh!” diye bağırarak. Ne oldu demeye kalmadan ileride durup bembeyaz parlayan korkuluğun tam yakınına gelince adam zannettiği çıkıyor ortaya. Gülmekten yarılıyorum. Yahu yola çıktığım adamlara bak diyerek! Tabi bu işin şakası. Onlar yanımda olmasaydı ben bu kadar cesaretli kararlar veremezdim.
Bozuk olan Karagöl yolunu tamamladıktan sonra mıcırlı yola çıkıyoruz. Şimdi işimiz daha da zor. Uzun bir iniş var, kesinlikle hız yapmamamız ve bu zifiri karanlıkta birbirimizden kopmamamız gerekiyor. Bir tane bile araç geçmiyor ki yol soralım.
Gürül gürül derelerin aktığı yerde birkaç ışık parlıyor. Ancak karşıya geçmemiz çok zor. Sesimizi de duyuramıyoruz.
Neyse yolumuza devam edelim derken, Serkan, “durun!” diyor.
- Ne oldu?
- İlerde bi şey var!
- Ne gibi?
- Bilmiyorum gözleri parladı ışık vurunca.
- Yahu reflektördür.
- Kevser reflektör göz mü kırpar. Bu resmen göz kırptı.
- Köpektir o zaman yaa.
- Yok değil. Göz aralıkları genişti.
- Serkan biz gözünü zor gördük sen aralığını nasıl hesapladın!
Diyince yine koptuk tabi. Bu arada bisikletlerden indik. Yürüyoruz. En önde İso ve ben arkamızda Serkan ile Murat. “Güya korkmuyorsun ama yanıma yakınıma yanaşıyorsun Murat” diyince tabi yine güldük.
Mesafe kısaldıkça gözler belirginleşti. Yol kenarında uzanmış yatan hatta belki başımızda kask ve ışıklarla bizi uzaylı zannedip sinmiş köpek bizden daha çok korkmuşa benziyordu.
Yolda giderken bir araç durdu. İşletme sahibi! Benim turuncu örtüyü orada unutmuşuz. Tabi amaçları bize onu yetiştirmek değil. Köyde bir düğün varmış ona gidiyorlarmış. Yolda bizi yakalayacaklarını tahmin ederek yanlarına almışlar. Neyse ki çok amaçlı örtümüze kavuştuk.
Aralık köyünde tam da evden çıkmak üzereyken muhtarı buluyoruz. Burada kamp atabileceğimiz bir yer var mı diyince bize bir okulun bahçesini gösteriyor. Karşısında da camii var. Oh çok şükür daha ne olsun diyoruz! Erdal Acar’ın annesi adına yaptırdığı okulun bahçesine kamp atıyoruz.
Akşam yemeği için de muhtarın ricası için açılan bakkaldan bir kaç abur cubur alıp günün değerlendirmesini yapıyoruz.
Murat tulumunun üstüne oturmaya çalışırken poşet kayıp da yallah arkaya gidince tekrar kopuyorum. Nefes almakta güçlük çekiyorum, suratım kıpkırmızı oluyor.

Güldürmeyin, karnım ağrıyor. Kim koşacak şimdi ta camiinin tuvaletine diyorum.

Birkaç kez tuvalet için git gel yaptıktan sonra inşallah sabaha kadar kalkmak zorunda kalmam diyerek yatıyorum. İlaçlar etkisini göstermedi hala ishalden şikayetçiyim. Sanırım yarın sabah Borçka’dan daha etkili bir ilaç almam gerekecek.
Tur Bilgileri:
Karagöl – Aralık Köyü
Yapılan Toplam Yol: 12km
Ortalama Harcama: 15,00 lira (kayık, kahvaltı ve çadır ücretleri dahil)
[size=150]
[color=#FF0000]
27 Ağustos 2008 (Rize -Ayder)
“Yine Üç Kişi Kaldık!”[/color][/size]
Sabah olunca apar topar hazırlanıp kahvaltı bile etmeden Borçka’ya gidelim diyoruz. Köyün erkekleri de pek bir meraklı. Camii önünde oturup bacak bacak üstüne de atmışlar bizi izliyorlar. Tutumlarından rahatsız oluyoruz. Ağzımızdan laf alabilmek için küçük çocukları yanımıza yollayıp laf alma çabaları ise bizi zıvanadan çıkarıyor. Ardımıza bile bakmadan toplanıp çıkıyoruz.



Tekrar Borçka’daki parka gidiyoruz. Yiyecek bir şeyler alıp çaylarımızı da alınca sinirimiz geçiyor. Bu sırada ben de eczaneden daha kuvvetli bir ilaç almak için yolu tutuyorum. Kahvaltı için peynirli Karadeniz pidesi alıyoruz. Serenderle uğraşan kafe sahibi oynatınca tahtaların arasından toz toprak dökülüyor yemeğin üstüne. Pide yalan olunca keyfimiz yeniden kaçtı.
İso’nun tura devam edip edemeyeceği belli değil. Arkadaşından para yollamasını istemişti. Tahmin ettiğine göre fazla açılmışız dolayısıyla parası bitmiş. Bizde olsa katacağız ancak herkes kısıtlı bütçeyle yola çıktı. Turdan bir kişiye veda etmek yola onsuz devam etmek garip geliyor tabi insana. İso da bizimle gittiği yere kadar gidip daha sonra otobüse binerek Ankara’ya döneceğini söylüyor.
Güneşi görünce çamaşırları çıkarıyoruz kurusun diye. Çok zaman geçmeden yağmur başlıyor hem de sağanak. Çamaşırları içeri alıp çok amaçlı örtüyü bisikletlerin üzerine yağmurluk yapıyoruz. Ne zaman durur bilinmez ama yola çıkmak için beklemedeyiz.

Borçka’dan Hopa’ya doğru gitmek için yola çıkıyoruz. Yaklaşık bir saat boyunca pedal çevirdikten sonra yağmur yeniden bizi yakalıyor. Önümüzdeki rampaları da görünce bisikletleri sağa çekip uygun bir araç bekliyoruz.
Kamyondu cipti derken beyaz bir kamyonet ileride duruyor ve geri dönüyor.
“Abi nereye gidiyorsun?” sorusunun ardından Trabzon cevabını alınca Çamlıhemşin Kavşağı’na kadar bizi bırakıp bırakamayacağını soruyoruz.
Muratla ikimiz öne oturuyoruz Serkan ile İso da arkaya bisikletlerin yanına geçiyor. Hoş beş muhabbet ediyoruz Ercüment Abi ile.
- Geçen sene de buralara geldiniz mi?
- Evet Abi. Geçen sene komple Artvin’i gezmiştik bu sene Kars’tan başladık.
- Geçen sene üç bisikletçi değil miydiniz? (şaşırıyoruz)
- Hayır, beş kişiydik. Bir arkadaş daha vardı.
- Üçünüzü ben almıştım b,r akşam vakti Artvin’den Borçka’ya giderken.
- Aaaa! Şimdi hatırladım. Hatta başına bir olay geldiği için otostopçu almayacağına yemin edip de bizi görünce dayanamamıştın!
- Ha tamam o işte! Gidiyordum, gözüm sizi bi yerden ısırınca yağmurda geri döndüm.
- Abi inanmıyorum yaa! Aradan bir sene geçsin aynı kişiye rastla hem de farklı yerlerde. Ama arabayı değiştirmişsin. İşleri büyüttün anlaşılan.
- PVC işine girdim aracı da büyüttük. İşler iyi maşallah.
- Sene ye bir gelirmişiz altında kamyon olurmuş! Hahahahaa
- Bu sefer sizi almam ama…
- Sen alma biz sana tutunuruz abi hahahahah…
İnanılmaz ama gerçek. Geçen sene bizi akşam tünellerden kurtaran kişi bu sene de yağmurdan ve eziyetten kurtarmıştı. Hoş ben içerde içim geçip uyurken garibim İso ve Serkan sudan çıkmış balığa dönmüşler. Şiddetli bir yağmur başlamış biz sıcaktan mayışırken. Allah razı olsun Ercüment Abi’den. Memleketimin iyi insanlarıyla karşılaştıkça neden yollarda olduğumu daha iyi anlıyorum. Hem de ikinci kez!
Bisikletleri indirdikten sonra İso ile vedalaşıyoruz Ankara’da görüşmek üzere.

Biz Çamlıhemşin’e doğru ilerlerken İso da terminalin yolunu tutuyor.

Yol kaymak gibi ancak hiç sevmediğim türden. Hani şu çaktırmadan yokuş olanlardan. Düz gibi görünür de bu bisiklet niye gitmiyor deriz ya işte ondan.
Rafting noktalarına kalan kilometreler yazılmış. Biz de o gelene kadar durmaksızın pedal çeviriyoruz. Hatta bir ara “acaba yapabilir miyiz? Dönüşte vaktimiz olur mu?” Düşünceleri ile fiyat alıyoruz. Bu da oradaki sevimli köpek.

Sisten dolayı aşırı nemli havada pedal çevirmek eziyet gibi geliyor. Formalar üzerimize yapışsa da akşamüzeri nihayet Çamlıhemşin’deyiz. Öncelikle olmazsa olmazımız olan çayımızı ısmarlıyoruz aç karınlarımıza bakmadan. Sonra da bir çorbacının yolunu tutuyoruz.

Ha bundan sonra vaktimiz mi olmadı psikolojimiz mi müsait değildi bilemiyorum ama hiç foto çekmemişiz. Birer çorbanın ardından markete girip yaylada yemek üzere erzak topluyoruz. Fazla vakit kaybetmeden yola koyuluyoruz. Sürekli rampa çıkmaktan ve kapalı havadan bitkin gözüküyoruz. 18km yolumuz kaldı. Ama nedense biz buna hiç sevinemiyoruz! Çünkü yolun tamamı rampa. Eğdik başlarımızı önümüze hıdıdı hıdıdı pedal çevirdik uzun bir süre çaresizce. Akşam olmak üzere derken hava karardı. Yine çektik bisikletleri kenara ve beklemeye başladık. Derken üç gencin olduğu bir araç durdu. Allah’tan üç kişiyiz diyerek ön tekerleri çıkarıp bisikletleri yan yana dizdik. Yüzümüz yeniden gülmeye başladı.
Ayder’e vardığımızda çadır kurabilmek için uygun bir yer aradık. Çay krizi tutanlar için çay molası verdik. Merkezdekinden daha çok insan var Ayder’de. En son 2006’da gelmiştim. İki sene içerisinde amma gelişmiş. Güzelim yayla bina yığını olmuş. Gece gözüyle gördüğümüz buysa sabah kalktığımızda yaşayacağımız şoktan korkuyorduk.
Dağın başında tek değilsek ve medeniyetle iç içeysek lavabo ve tuvalet elbette ki çok önemli. Dolayısıyla bir kampinge çadırımızı kurduk. Çiseleyen yağmur şiddetini artırınca bisikletleri yan yana koyup üzerlerini örttük.
Haydi bize iyi geceler…
Tur Bilgileri:
Borçka – Çamlıhemşin – Ayder Yaylası
Yapılan Toplam Yol: 45km
Toplam Süre: 3:00
Ortalama Harcama: 21,3 lira (erzaklar dahil)
Ani’den Çıktık Yola (Artvin – 7.Bölüm) 25.08.2008
“Tur Bitmek Zorunda mı?”
Turumuzun yedinci gününe gözlerimizi açarken aramıza katılacak yeni bir dostun ekibe vereceği canlılık için heyecanlı bir bekleyiş vardı. Bıktık üç kişi birbirimize baka baka. Murat gelsin de azıcık da ona sataşalım diye yolunu gözlerken “ben indim, nerdesiniz?” dedi telefondaki ses.
Eşyalarımızı çantalara tepip geçen seneki çorbacının yolunu tuttuk. Karnımızı fazla doyurmayalım Borçka’ya kadar pedallayacağız orada güzel bir kahvaltı yaparız dedik.

Alelacele çorbaları içip yola çıktık.


Baraj çalışmaları,

Livane Kalesi,

Tünellerden geçerken baya zorlanıyoruz. Serkan “ben arkayı kolluyorum geçin” diyor. Tam “araç geliyor dikkat!” diye bağırırken fark etmeden kendisi korkuluklara çok yaklaşmış olacak ki barendi takılıp düşüyor. Yolculuğun başından beri oraya takma bir şey olur dediğim ablasının ödünç verdiği fotoğraf makinesi de cabası. Serkan’ın acil bir durumu var mı diye tünel çıkışında bekliyoruz. Bacağındaki sıyrıktan başka bir şeyi yok çok şükür şöyle bir pansuman yapıyoruz. Ancak oldukça korkmuş ki bunda da çok haklı. Allah korusun araçlardan biri çarpabilirdi.

İlerideki tünellerden hayatta geçmem diyince iki tünel arasında otostop çekmek için uygun bir araç bekliyoruz. Kimisi dolu geçiyor kimisi ise göz ucuyla bakıp umursamadan. Neyse ki uzun uğraşlar sonucunda bir kamyon dolduruyoruz. Neyle dolu olduğunu bilmediğimiz ancak yakıt olmadığı belli olan tüplerle dolu kamyona düzgünce bisikletleri yerleştiriyoruz. Tüpler kayarsa ayağımız sıkışmasın biz de birlikte kayarız diye de üzerine oturuyoruz.



Şansımıza kamyon da Borçka’ya gidiyor. Merkeze yakın bir yerde iniyoruz. İlk durağımız bir pastane. Yo yoo bu sefer yanıldınız. Bu sefer kendimiz için değil. Geçen sene bizi iki gün misafir eden Borçka’daki dostlarımızın ziyaretine elimiz boş gitmemek için bir şeyler alıyoruz. Kısa muhabbetin ardından yol bizi bekler diyerek ayrılıyoruz.

Kahvaltı için belediye parkına gidip bir güzel yerleşiyoruz. Yo hayır olamaz! Karnım çok fena büküyor. “Allah seni kahretmesin Serkan çabuk bana tuvalet bul” diyorum. Biraz uzak ama çarşıya yetişiriz umarım. Gittik bir de ne görelim kapıları kilitliyorlarmış, dükkanların birinden anahtar istiyoruz. Serkan suçunu çok iyi biliyor. Dün “ye ye Kevser iyi gelir. İncirden de kayısıdan da oh bir de peşine mısır yiyip su içtin mi!” derse olacağı buydu. Akşamdan beri fena durumdayım. Yok mu bunun ortası! Neyse ki her duruma göre ilaç mevcut. Ecza çantamdan ilaç alıp içiyorum. Bir de desteklemek için marketten patates alıp bir fırından rica ediyorum durumu anlatarak patates közlemesi için. Sağ olsun beni kırmıyor. Bir de şeftali yiyorum.

Bu arada İso çocuklarla muhabbet edip fotolarını çekiyor.

Yol ayrımına kadar gidiyoruz. İso ile Murat ise bizden biraz daha öndeler.

Yüzüm hiç gülmüyor. Sürekli bir karın ağrısı ve zaman zaman mide bulantısı oluyor. Rengim iyice attı, daha fazla gidemeyeceğimi biliyorum. Serkancım canım yoldaşım montunu çıkarıp veriyor hiç düşünmeden. Öylece yatıyorum yol kenarına.

Hiç de uygun bir araç geçmiyor. En son arkası boş bir araç geçerken benim hasta olduğumu ve gittikleri yere kadar bizi bırakıp bırakamayacaklarını soruyoruz. Karagöl yol ayrımına kadar gidiyorlarmış çok şükür. Derken Muratlara rastlıyoruz az ilerimizde. Vay şanslılar diyorlar yanlarından geçip gidiyoruz öylece.

Biz şanslı ama onlar bizden daha da şanslı. Onların otostop çektiği araç Karagöl’e kadar getiriyor.

Biz de Serkan ile iyi ki yol ayrımında inmişiz. Manzaranın tadını çıkarıp fotoğraf çekerek gideriz diyoruz. Karagöl buraya yaklaşık 6km. ve yolu hep rampa.



Tabi bunların yol boyunca son fotoğraflarımız olduğunu kestiremedik.

Yolda iri iri taşlar var. Hava çok sisli ve inanılmaz bunaltıcı. Sırılsıklam oldu sırtım terlemekten, yüzümden de su akıyor. Çok bunaldım ve iyice halsizleştim. İlk kez kaskı çıkartıp gidona asıyorum. Karagöl’e 500m kala inanılmaz bir kaza oluyor. Sanırım bugün uğursuz günümüzdeyiz. Vitesim birde, arkamda 35kg yük. Ön teker irice bir taşa gelince hem de yokuş yukarı çıkarken sola gideceğime sağa doğru kayıyorum. Birden spd’yi çıkaramayınca uçurumdan aşağı gidiyorum. Normalde çok soğukkanlı biriyimdir. Ancak o sırada nasıl korktuğumu ve aramızda 5m olan Serkan’a iki kere “ Serkan! Sekan!” diye bağırdığımı anlatamam. Evet, korktum! Hem de çok! Aşağısı olabildiğince uçurum ve ben nereye kadar gidip hangi ağaca çarpıp duracağımı bilmiyorum. Allah sevdiklerimin dualarını kabul etmiş olacak ki ilk kayaya çarparak durdum. Önce barendim ve ona takılı olan kaskımın sıkışması ile sonra da arkadaki yük sayesinde. Kayanın sivri ucu dizimi kesti attı. Düşmekten çok Serkan’ın “Kevser iyi misin?” derkenki soluk alıp verişi beni daha çok üzdü. Gerçekten çok korkmuştu benim adıma. Sanırım o da çok daha büyük bir sonuç bekliyordu. Kazadan sonra kana üşüşen sivrisinek ve kara sinekleri engellemek için selpak sarıp kayış bağladım. Pansuman yapabilirdim ancak bu acıya yol üzerinde katlanmak istemedim.
Yoldan arabalar gelip geçerken Serkan,“bu memlekette hiç insan kalmadı mı? Niye kimse durmuyor?” diye söylenirken bir minibüs durdu.
- Ben doktorum. Bakıyım dikişlik bir durum var mı?
- O kadar derin değil, sanırım gerekmez.
- Ankara’dan. Kevser! (doktorun yanındaki arkadaş)
- Hı hı! Evet.
Kazanın şokuyla muhabbete de dikkat edemedik. Ben Serkan benim hakkımda bir şeyler söyledi zannettim o da beni. Oysaki adamlar bizi tanıyormuş. Ama biz bunu kazanın şokuyla hemen anlayamadık ertesi gün dank etti kafamıza. Buradan takip ediyorlarsa kusurumuza bakmasınlar, bizi selamsız sabahsız biri gibi değerlendirmesinler. Kendilerine teşekkür ediyoruz.
Karagöl’ün tadını çıkarmaya çalışan Murat’ı telefonla arayıp derhal aşağı doğru koşmalarını, bisiklete binemediğimi söyledim.

Sağ olsunlar hemen çıkıp geldiler. Onlar bisikleti götürürken ben de yürümeye başladım.
Karagöl’e vardığımda pansuman zamanı geldi. Hayatımda hiç bu kadar güzel bir manzarada pansuman yapmamıştım. Geçen sene göremediğimiz ve bu sene bizi Artvin’e getiren yeşillikler arasında kalmış sisli gelin gerçekten de muhteşemdi.
Manzaraya bakarak acımı hafifletmeye çalışıyordum.


Önce oyulan kısımdaki taş ve yosun parçalarını çıkardım. Sonra deriyi küçük bir makasla kestim. Suyla güzelce yıkadım. Ve işte şimdi sıra en kötüsünde! Baticon sürmek.


Gözümden yaş geldi. Bacağım titremeye, ayağım hamsi gibi kıpraşmaya başladı. Antibakteriyel kremi de sürüp üzerini kapatıyorum.


Onlar güzel fotoğraflar çekerken ben de sırılsıklam olmuş üstümü değiştirmek için çantamdan bir şeyler almaya yöneldim.

Ellerim titremeye başladı. Kaza şoku desem o anda olması gerekirdi. Baktım benek benek ve oldukça beyaz. Serkan’ın yanına iskeleye gidip “çok üşüyorum” dedim. Ellerime baktı “buz gibi olmuş” dedi. Yüzüme baktı “dudakların morarmış, ne oldu sana?” dedi.
Ben de ne olduğunu bilmiyordum ve arada sırada gelen titreme beni korkutuyordu. Pansiyonun salon kısmına geçip sobanın yanına oturdum. Sürekli titriyordum. Şansıma o saatte orda olan çok şeker bir doktor geldi. Hafif bir muayeneden sonra karnımda bir sorun olup olmadığını sordu. Ben de sabahtan beri ishal olduğumu, midem bulandığı için de çok su içemediğimi söyledim. “Çok su kaybetmiş, hemen şekerli ılık limonlu su getirin” dedi. İçmekte bile zorlandım ellerimin titremesinden. Bir sürahiye yakın da tuzlu ayran içirdiler mineral kaybı için. Midem bulanıyor içmek istemiyordum ama zorla içirdiler. “Kızım gitme dersen bu akşam burada kalacağım” diyen doktorun iyiliğinin karşısında resmen ezildik. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Allah razı olsun.
“Ben evde anneme böyle bakmıyorum. Kıymetimi bil! Emanetsin zaten elimde” dedi Serkan. Hakikaten de çok ilgilendi. Annem olsa böyle bakardı herhalde. Islanan çoraplarıma kadar değiştirip ayaklarımı ısıttı. Sürekli üstümü örttü ve kontrole geldi. Hatta elim kolum tutmazken masaj bile yaptı.

Saatlerce ateşimi düşürmek için bandanamı ıslatıp alnıma koydu. Hakkını helal et kardeşim! Nasıl öderim bilmiyorum. Uyuyup uyandıkça “saat kaç oldu” diye soruyordum. İşte bir turcu ile yarışçının bariz farkı buydu. Biri bencil olmak zorundadır öteki yardımsever.


Bahtsızlıklarla şansımız aynı karedeydi bugün. Bir çift gelmiş onlarda da bey olan doktormuş. Bu sefer görevi o devralıyor. Antibiyotik alman lazım hemen diyor. İşletme sahibinin kızı kendisine bir hafta önce dişi için verilen antibiyotiği vermeye kıyamıyor. Doktor “senin zaten geçmiştir. Bir taneyle bir şey olmaz hadi getir” diyince zorla kalkıyor.

Ben yıllardır geçirmediğim şekilde en zorlu hastalığı geçiriyorum onlar ise benden minderi esirgiyor “kafanı o tarafa koyma minderler kaydı” diyerek. Pansiyon sahiplerinin umursamaz tavırları beni çileden çıkardı. Kalk da git der gibi bakmaya başladıklarında iyice rahatsız oldum. Kendime geldiğimde üzerimi güzelce giyinip dışarı çıktım.
Serkan beni görünce çok şaşırdı.

“Ben orada kalmam. Çadırda muratla sen kenarlara yat beni de ortaya alın. O zaman sıcacık olur. Gıcık oldum ben bunlara” diye ikna ettim.
Üzgünüm arkadaşlar. Geçen sene de kamp ateşi yakıp keyif yapma hayallerimiz suya düşmüştü bu sene de böyle oldu ama elimde olmayan nedenlerden dolayı. Serkan,” bir daha şarap almayacağım. Ne zaman alsam bir şey oluyor” diyerek suçu şaraba yükledi.

Bugün doğru düzgün bisiklete binemediğimiz gibi turumuzun da en kötü gününü yaşadık ekipçe. En çok da ben etkilendim. Yarın turun devam edip etmeyeceği belli değil. “İyileşemezsem size turu haram etmem ben atlar Ankara’ya dönerim hoş bu halde de nasıl dönerim” bilemiyorum dedim. Onlar da “hele bir dur bakalım, sabah olsun” dediler.
“Sabah ola hayrola” diyerek tulumumun içine girip koza gibi yattım.
Tur Bilgileri:
Artvin – Borçka – Karagöl
Yapılan Toplam Yol: 20,24km
Toplam Süre: 2:13
Ortalama Harcama: 15,00
Ani’den Çıktık Yola (Artvin – 6.Bölüm) 24.08.2008
“Bir Günde Kaç Mevsim Yaşanır?”
Kimisine göre erken bize göre rutin oldu sabah altılarda kalkmalar. Gözünü açan kendisini lavaboda buldu. Vakit kaybetmeden çayımızı ocağa koyduk sanki kendi evimizmiş gibi rahat tavırlar sergileyerek. İnanın biz şımarıklık yapmıyorduk. Bize bu rahatlığı yaşatan Reşat Amca’nın ta kendisiydi.
Ankara’dan beri taşınan paketten bir cevher daha çıkarıyoruz. Yüce nimetlerden biri daha “Sucuk”. Elbette ki hep beraber yiyelim, muhabbetimize anlam katalım diye.
Serkan’a sucukları pişirme görevini sattıktan sonra sofranın diğer kalan şeyleriyle ben ilgileniyorum.

Hayatımızda hiç yemediğimiz kadar taze ve doğal mis gibi çiçek kokan bir bal sunuyor bize Reşat Amca. Kendi köylerindenmiş. Ne yalan söyleyeyim böyle bir balı geçen sene Macahel’de bile yemedik.

Hatıra fotosunu da aldıktan sonra yola koyuluyoruz.

E tabi yine yola çıkmamız 2,5 saatimizi alıyor.

2640 rakımlı meşhur Çamlıbel Geçidi,


Havanın güneşli olduğuna bakmayın. Buz gibi bir hava var. Oldukça yüksekteyiz.



“Hey gidi dünya heeeey!” der gibi amcam,

Görmüş olduğunuz yoldan kıvrıla kıvrıla aşağıya iniyoruz. İndikçe rakım azalmaya, hava sıcaklığı artmaya, frenler ısınmaya, eller ağrımaya başlıyor. Fotoğraf çekerken iki yüklü kamyon bizi geçiyor sonra biz onları.






Nihayet inişin büyük bir kısmını tamamladık.

İşte beni buraya sürükleyen şey dedim bu yalnız ağacı görünce.

Hiç üşenmeden yüklü bisikleti alıp indim yoldan aşağı. İçime uzun uzun çektim mis gibi kokan havayı. Gözlerimi kapadıkça hayatı, açtıkça çamları gördüm.

Serkan da dayanamayıp geldi,

İso da,

Yol uzun, haydi gitme zamanı!



Canım hayvan nasıl da serilmiş yere biz vahşi yaratıklar yüzünden! 
Nihayet Şavşat’tayız.

Biz benzetemedik ama İso’nun dediğine göre geçen sene avlusunda kaldığımız camii,

Sabah donuyorduk. Saatlerimiz öğleni gösterdiğinde ise yanıyoruz. Belediye bahçesinde öğle yemeğimizi yiyoruz. Kaç gündür çıkışlar kapalı. Vücut isyanlarda. Duruma el atan Serkan “ye yee, bol bol incir kuru kayısı ye” diyerek kusana kadar meyve yedirtti.


Yeşilin de yeşili. Daha açık yeşili, yok daha koyu yeşili diyerek geziyorsunuz Artvin’de. Yok daha ötesi. Gözünüz gönlünüz açılıyor elleriniz frende ağır ağır etrafı izleyerek inerken.

Şavşat Kalesi,

“Baba bizi çek” demek yeterli. Bu kadar basit karşıya geçmek!

Dağlarda tepelerde süren yol çalışmaları doğanın huzurunu kaçırıyor.

Dilim damağım kurudu, yandık kavrulduk. Balıkların fink attığı bir evin çeşmesinde su molası için durduk. Balık malık dinlemeden ya ayakları soktuk dize kadar ya da kafaları soktuk boyna kadar. Siz düşünün nasıl içimizin yandığını!


Geçen sene denemiştik bu sene yemeden geçersek ağlar arkamızdan diyerek bir de süt mısır molası verdik.
Ye iç gez tamam ama bir yere kadar. Çatlayacağız arkadaşlar!

Biz mısırı amca da bizi yiyecek gibi bakmış.

Sanki tura çok parayla çıkmışız gibi bir de bizim gibi yolcu olan tüccarlardan oltu taşından tespih aldım. Neyse canım babam sağ olsun da ona feda olsun diyerek çıkardım yeşillikleri. Neyse ki hesaplıya aldık da içim cız etmedi.
Elde tespih boyunda koca kolye puhahahahahah!

Artvin-Erzurum-Şavşat yol ayrımına vardığımızda saat 16:30 kilometremiz ise 67,5 olmuştu. Bu akşam Borçka’da olmalıyız. Sabah Murat da aramıza katılacağı için inanılmaz acele ediyoruz. Bu yokuşları tırmanmaya zaten niyetimiz yoktu bir de acelelik eklenince hepten caydık. Bir an önce yol ayrımına gitmeliydik. O yüzden otostop çekmeye karar verdik. Yol çalışması nedeniyle trafik durduruldu. Araçlar beklemeye alındığında “umut fakirin ekmek kapısı” der gibi bakındık etrafımıza.

Bu dolu, bu almaz, bu bize bakmaz diyerek eledik çoğunu. O sırada patlamanın verdiği etkiyle çıkan toz bulutu şiddetli rüzgarla üstümüze üstümüze gelmeye başladı. Bisikletin üzerinde beklerken öyle bir itekledi ki nerdeyse Çoruh’a uçacaktım. Gözlerimi ve burnumu kapattım ama nafile saç baş karman karışık oldu. Çok geç kaldık. Bisikletleri kenara atıp bir kamyonetin arkasına sığındık. Toz bulutu açıkta kalan yerlerimizi bir güzel zımparaladı.


Kafa kafaya verip düşünmeye başladık ne yapsak diye. Ümitsizce bakınırken koca bir kamyon geldi hem de içi bomboş.

Acaba motorcu mu olsak ileride diye aklından geçmekte ekiptekilerin.


Hafif hafif yağmur çiseliyor.

Tam yarı yola gelmiştik ki çiseleyen yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Sığınacak bir yer olmadığı gibi eşyaları korumak için de çaba gösteremedik arkada sallanmaktan.

İşte olay anını anlatmaya çalışıp rüzgara karşı duran, başına geleceklerden habersizce yolculuğun tadını çıkarmaya çalışan gençleri canlı canlı izleyin. İso’nın yaygaracı çığlıkları ve Kevser’in kuruyamayacağız korkusu! [color=#FF0000](video için üzerine tıklayınız)[/color]
[url=http://s173.photobucket.com/albums/w59/KevSerSeri/KAAR/?action=view¤t=S6305452tam.flv]
[/url]
Kamyon şoförü “kusura bakmayın ilk bulabildiğim yere sizi yetiştirmeye çalıştım ama geç kaldım” diyince “estağfurullah abi, sen almasan da aşağıda ıslanacaktık” dedik taytlarımızdan süzülen su ayaklarımıza inerken. İşte pedli taytın kötü yönü de tüm suyu çekmesi. Hemen sıcak çaylarımız geldi. Sağ olsun abiler hemen söylemişler. Isınmaya çalışırken ellerimizin zangırtısına ritim tutuyordu bardakta hızlıca dönen kaşık sesleri.
Yağmur durunca yeniden çıktık yola. Ey Artvin garezin bize miydi? Her şey bir anda nasıl da değişiverdi. Geçen sene böyle yapmazdın amma diyerek Borçka’ya gitmekten vazgeçip merkezde sıcak bir mekan arayışına giriştik su dökülmüş minnoş edasıyla.

Öğretmen evine gittik kişi başı 27 lira dediler. Merkezde sağlam bir otel bulalım dedik 25den aşağı zor dediler. Çaresizce geçen sene muhabbet ettiğimiz çevre ve orman bakanlığının yerine gittik. Abiler bizi hemen tanıdı. Misafirhanede yer sordular. Bulamadık! D.S.İ’nin misafirhanesine sordular; o da ta tepede kamyonla mola verdiğimiz yerdeymiş. Hayatta oraya geri dönmeyiz dedik. Başladık merkezde ucuz otel aramaya. Abi biz öğrenciyiz falan fişman derken temiz bir otelde 3 kişi 40 liraya anlaşınca eyvallah dedik. İso Serkan ile yatar ben de tek kişilikte keyif çatarım dedim.
Çantalar yan yattığı için birçok yerinden su girmiş. Çoğu eşyamızı çıkartıp odanın içine serdik sabaha kuruması umuduyla. Banyosunu yapan dışarı çıksın lobide beklesin dedik. Ben hayatımda kafamdan böyle kırmızı toprak aktığını bilmiyorum. Sanki saçımı kızıla boyamışım gibi.
İso yine çadırda kalmak istiyordu, çok para harcadık diye. Ancak biz sıcak mekanda uyurken onun parkta bahçede ıslak kıyafetlerle yatmasına ne gönlümüz ne de vicdanımız razı olamazdı.
Akşam önce güzel bir yerde çorba içmeye gidelim dedik. Ancak içimiz ısınırdı. Sıcak çorbanın peşine bir de güzel yemek yiyip yattık mı kimse bizi o yataktan sabaha kadar kaldıramazdı. E kayan tiplerimiz ve asık suratlarımız ancak düzelirdi ne de olsa.
Sabah Çamlıbel Geçidi’nde donduk. Şavşat’a indik haşlandık. İçtiğimiz ve kafamıza döktüğümüz suyun haddi hesabı yok. Artvin ayrımında toz bulutu ve rüzgara maruz kaldık. En sonunda da yağmur ve dolu! Yine de hiç isyan etmedik, neden biz demedik! Peki ya siz! Bir günde kaç mevsim yaşama şansına erebildiniz!
Yol Bilgileri:
Çamlıbel Geçidi – Şavşat – Artvin
Yapılan Toplam Yol: 68 km
Toplam Süre: 3:10
Ortalama Harcama: 31,5 (Konaklama dahil)
Ani’den Çıktık Yola (Ardahan – 5.Bölüm) 23.08.2008
“Nerede Memleketimin Ağaçları?
Sabahın altısında kalktık ilk defa acelemiz olmadığı halde. Göl kenarında güneşin ilk ışıklarıyla kahvaltı yapıp keyif çatmalıydık. Böyle bir imkan kaç kez karşısına çıkar ki insanın hayatı boyunca!
Bisikletleri ardımızda bırakıp kahvaltı için gerekli olan tüm malzemeler kucağımızda göl kıyısına doğru ilerliyoruz. Dün gece çay için termosa sıcak suyumuzu bile koyduk.


Kamp ocağını da kurduk. Bir güzel suyu ısıtıp çayımızı demleyeceğiz. Öyle poşet çay falan bizi kesmez. Tomurcuklu halis muhlis demleme Türk çayı olmak zorunda keyiften bahsediyorsak. Çay hastası Serkan rüzgar ocağı etkilemesin diye elinden geleni yapıyor.

Tam her şeyimiz hazır haydi başlayalım derken o da nesi! Her şeyi almışız fakat dün akşam tesisten ekmek istemeyi unutmuşuz. Görevlileri uyandıralım desek tesis kapalı. Odalarına gidelim desek nerede kaldıklarını bilmiyoruz kapıları tek tek çalamayız. Ankara’dan beri yanımızda taşıdığımız 6 günlük sandviç ekmeğini paylaşıyoruz. Kaşarla kaşarı katık edip bala kaşar bile banabildiğimiz bu sabahta en değerli nimet ekmek. Bir ara sol elimde bulunan kaşara katık edeyim diye sağ elimdekini ısırdığımda onun da kaşar olduğunu fark ettim. Orada hepten koptuk zaten. Neyse ki aramızda kimse kimsenin önündekini çalacak şaklabanlığı yapmıyor dolayısı ile herkesin gönlü rahat. Ancak bu yine de karşınızda duran parçaya göz dikmenizi engelleyemiyor.

Çok fazla kahvaltılığımız varmış gibi bir de misafirimiz geliyor. Herkes rızkını yermiş. Ekmeğimiz yok kusura bakma ama kaşar verelim diye paylaşıyoruz elimizdekileri bu anne köpekle.

Çok şükür karnımız doydu. Şükürler olsun bizi buraya sürükleyen içimizdeki dürtüye. Ömrümüzün uzadığını fark ediyoruz göle karşı uzun otururken.

Bir şey mi dediniz! Duyamıyoruz. Haa! Evet keşke siz de burada olabilseydiniz.

“Çekiyor çekiyor hemi de full çekiyor” diyor Serkan reklamdaki gibi sabahın köründe Halim’i uyandırıp havasını atarken.

Hadi kalk yola çıkalım diyorlar ancak içimdeki huzuru ve madımakların üzerindeki yumuşak dokudaki rahatımı anlatmam mümkün değil.

Amma erken gelmişiz. Martılar bile daha yeni geliyor kahvaltılık balık avlamaya.


İşte size bisiklet temalı bir doğa fotosu. ![]()

Bu da tesisin bahçesinden göz hakkı diye kopardığımız lezzetli meyve.

İşte merak edilen tesis;

Saatlerimiz 9:30’u gösterdiğinde nihayet yola çıkmaya hazır hale geliyoruz.


Muhteşem bir manzara, tertemiz bir hava, huzur dolu gönüllerimiz ve emektar demir atlarımız;






1.5 saat sonra Çıldır ilçesine varıyoruz.


Dün o kadar haşlanmışım ki kollarım acıyor. Hemen eczaneden yanık kremi alıyorum. Bu tatlı kızı da orada görüyoruz.

Çıldırlı Aşık Şenlik ve güzel sözleri,




Ekmeğe gözümüzü doyurmak için kahvede çaylarımızı yudumlarken taze simit yiyoruz.

Geç kalırız diye uğrayamadık ancak uzaktan bir foto alabildik. Şeytan Kalesi,

Yine ıssız yine çorak araziler, güneş, rüzgar, sinekler ve biz,

Ani’den çıktığımızda hani bir mide sancısı tutmuştu ne olduğunu anlayamamıştım. İşte yine başlıyor. Bir türlü anlam veremiyoruz. Tok karnına yola çıktık, rampa çıktık ondan mı acaba diyoruz ama o gün açtım. Öyleyse cevap bu olamaz. Sancının geçmesi için kendimi yere atıyorum. Serkan sağ olsun hemen altıma yağmurluğunu seriyor.

Gölgesine yatabileceğim bir tane ağaç bile yok. Güneş her haliyle kavurucu. Çantamın gölgesine yatayım diyorum acaba üstüme düşer mi korkusuyla. “Korkma, biz yanındayız” diye içimi rahatlatıyor yoldaşlar.

Mutluluğum sadece midemin ağrısının geçmesinden değil. Sonunda ağaç görmekten ve ormana girecek olmanın mutluluğu var yüzümde. Gölden bu yana 23km boyunca bu hasretle pedal çevirdim.

İşte arkamız tarla,

Ve bizi bekleyen orman,

Çamlıçatak’taki su molasından sonra Ardahan’a doğru devam ediyoruz,

Uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından 15:45’de Ardahan’a varıyoruz.

Şehirde şöyle bir dolanırken Erkunt bayisini görünce selam veriyor bir Erkunt çalışanı olarak.

Çıldır’dan beri acaba Ardahan’da da sarıbalık bulabilir miyiz diye Serkan’ın kafasını şişirip durdum. Sokakta araba bagajında yapılan balığın kokusu Serkan’ı öyle bir uyarmış ki “Kevser sola bak” diye bağırdı rampayı çıkarken. “Allah’tan başka bir şey dilesem demek ki olacakmış” diye sevindim. Merkez, Çıldır’a yakın olmasına rağmen balık lokantalarında bile bu balıktan yapan yok. Tadına doyamadığımız için de akşam yemeği için tercihimiz bu yönde oldu tabi önce midelerimize sıcak çorbaları yolladık.

Balıkların pişmesini beklerken inanılmaz bir dolu başladı. Bir binanın içine sığındık. Yine “çok şanslıymışız, bu dolu bizi yolda yakalasaydı halimiz ne olurdu?” dedik.

Amcalar balıkları Çıldır’dan tutup varille buraya getiriyorlarmış. Sokaktan geçen biri balık son nefesini alıp vermeye çalışırken gelip “balıklar taze mi?” diye sorunca biz, “taze değil canlı” dedik ve amca öylece bakıp gitti.

Serkan aşka geldi, en büyüğünü yakalayacak,

Domatesi, meyve suyunu, kuru soğanı da bol aldık mı balık ekmeğin yanına. Değmeyin keyfimize. Oturduk bir çay bahçesine.

Çaylarımızı da yudumladıktan sonra ağırlık çöktü. 
Burada kalacak yer bulamayız. Ya bir köyde kamp atacağız ya da Şavşat’a doğru devam edeceğiz diye karar aldıktan sonra yağmura karşı hazırlanıp giyinip kuşandık ve 18:30’da yola koyulduk.





Girişte kaçırdım bari çıkışta bir foto alayım dedi İsocan,


Güneş batıyor, yol ıssızlaşıyor, bedendeki yorgunluklar iyice artıyor, uyku bastırıyor…

Şavşat’a gitmek için önümüzde tırmanılmayı bekleyen Çamlıbel Geçidi var. Oradan sonra Şavşat’a kadar hep iniş. Acaba köylerden birine kamp atsak mı diye düşündüğümüzde Ankara’dan bize katılmayı bekleyen Murat’ın sabırsızlığı ve yolculuğu hızlandırmamız gerektiği geliyor aklımıza.
Mademki çıktık yola basacağız pedallara diyip asılıyoruz. Otostop çekebileceğimiz bir araç gelse hiç affetmeyeceğiz. Ancak geçen kamyonetlerin kasası hep bal kutularıyla dolu, bir kişilik bile boş yer yok. Allah büyüktür gidelim bakalım, gece de olsa tırmanacağız diyoruz.
Mide ağrısı yeniden başladı. Stres mi vuruyor ne. Acaba karnım mı sıkıştı diyip üst üste giydiğim tayt ve pantolonun lastiğini düzeltiyorum. Ama yok olmuyor. Gözümüz de yolu seçmez hale geliyor karanlıktan. Çekiyoruz bisikletleri Sulakyurt köyünde yolun kenarına ve başlıyoruz beklemeye.
Uzun bir bekleyişin ardından 19:20’de kasalı bir cip duruyor. Durumu anlatınca biraz acele edin diyip izin veriyor yüklememize. Ön tekerleri çıkarıp yan yana koyuyoruz çabucak. Amcam küçük torunuyla birlikte yayladaki evine gidiyormuş apar topar. Hayırdır diye sorduğumuzda çobanın hayvanları bırakıp ayrıldığını ve gitmesi gerektiğini söylüyor. Seni bize Allah gönderdi bu ıssız yolda diyoruz. Çamlıbel Geçidi’nin tam tepesinde Karayollarında bırakıyor bizi.
Karayollarının önünü aydınlatan ışıktan başka hiçbir şey görünmüyor. “Tamam belki Şavşat’a kadar iniş ama bu yolda kendimizi riske atmamalıyız” diyerek bizimkileri orada kalmaya ikna ediyorum. Hoş onlar da dünden razıymış çok uğraştırmadılar beni.
İnanılmaz soğuk bir hava var. Ön tekeri takarken ellerim titriyor. O sırada yanımıza bir bey gelip bizi içeri davet ediyor. Karayolları görevlisi Reşat Bölük, “misafirhanemiz var burada kalabilirsiniz” diyip sıcak bir çay koyuyor muhabbetimiz daim olsun diye.

Kendisinden Allah razı olsun. Ne kadar teşekkür etsek azdır. Susuz’da kaldığımız öğretmen evinden de Çıldır’daki GSİM’nün tesisinden de temiz. “Burası benim evim gibi, niye temiz tutmayım” diyor. Banyo, tuvalet, odalar hepsi pırıl pırıl. İnsanın baktıkça gözü gönlü açılıyor.
Altı günlük yolculuğun ardından nihayet Serkan’ın da bir diş fırçası var. Yanına almayı unutmuş, tabi günlerce marketten almayı da. Öyleyse bunu kutlamalıyız diyip banyodaki terliğin çokluğuna güvenerek aynı anda dişlerimizi fırçalıyoruz.

Sıcak suyu bulmuşken ballı sabunla yüzümü bir güzel yıkayım. Serkan da “tıraş olmalıyım yoksa fotoğraflarda iğrenç çıkıyor” diye bir yorum getiriyor temizliğe.

İnanmayacaksınız ama İso da tıraş oldu Serkan’ın baskısına dayanamayıp.
Sabah ola hayrola İso’ya bakalım nasıl ola!
Bu da temiz yatakhane. Herkes alttaki yataklardan birini seçiyor ve mışıl mışıl uyuyor.

Yol Bilgileri:
Çıldır Gölü – Çıldır – Ardahan – Çamlıbel Geçidi
Yapılan Toplam Yol: 72km
Toplam Tırmanış: 600m
Toplam Süre: 4:30
Ortalama Harcama: 12,67 lira
Ani’den Çıktık Yola (Ardahan – 4.Bölüm) 22.08.2008
“ ÇILDIRiciğimmm! Nerede Bu Tesis?”

Sabahın altısında çalan alarm sesiyle “ıghhh” diye gerilerek kollarımızı uzatıp birbirimize çarptıktan sonra yattığımız yerden kalkabildik.
Su, çay, demlik bir de ocak bir araya geldi mi mümkün değil Serkan’ı tutamazsınız. Kalkar kalkmaz çayı ocağa koymuş yüzüne yerleştirdiği gülümsemeyle eş zamanlı olarak.
Ocağı, ateşi bulduk ya hayatta bırakmayız. Kaç gündür doğru düzgün protein alamadık diyip bir de yumurta haşlıyoruz muhteşem kahvaltımızın yanına. Menüde merkezden aldığımız kaşar, bal, domates, salatalık, zeytin, peynir bir de yumurta var. Yaz gününde daha ne ister ki insan!

Öğretmen evinin çevresi,

Saçımı örmeye çalışırken Serkan “bırak bırak” diyip yardıma geliyor her zamanki gibi.

Öğretmen evinden çıkmamız 9’u buluyor. 
Arka tarafta yine Ruslardan kalma yapılar dikkatimizi çekiyor.


Dehhh!

Buraya neden Susuz dediklerini bir türlü anlayamıyoruz. Kars’ın merkezinde bile su yokken burada gürül gürül akıyor çeşmelerden buz gibi.

Hatalı araç kullananlara ibret olsun diye yol üzerine konan şu hurdadan daha etkili mesaj olamaz!

Susuz’dan Çıldır’a giden yol ayrımına kadar iniş. Geldiğimiz yolu geri dönüyoruz.


İlk hedefimiz Arpaçay. Orada dinlendikten sonra Çıldır’a doğru hareket edeceğiz.

Yol oldukça düzgün, bisikletler adeta akıyor. 
Hafif rampalar ve in çıklarla dolu bir yol.

Kars’a ayak bastığımız günden beri ayçiçeği istiyorum ayçiçeği diye sayıklayan Kevser sonunda dileğine kavuştu.


Ankaralı bisikletçiler ve ayçiçekleri ![]()



Bu da uzun zamandır kafamda çekmeyi tasarladığım bir makro.

Arpaçay’a oldukça yaklaştık. Yollar inanılmaz keyifli.


Eğlene eğlene öğlen vakti Arpaçay’a varıyoruz.

Çay bahçesinde köylülerle ve çocuklarla muhabbet ediyoruz.

İso “Yemek yiyecek miyiz?” diye sorunca “Hayır! Önce bir hak edelim Çıldır’a varalım” diyorum. Öyle olunca marketten bolca meyve alıyor yanına da çay bahçesinden soda, ayran, çay içip minerallerimizi tamamlıyoruz.

45 dakikalık molanın ardından köylülere Allahaısmarladık diyip düşüyoruz yollara.

Kevser sinirli, bunalmış, sataşacak adam arıyor. Neden? Çünkü sıcak ve rampa ile cebelleşirken takip eden minik sinekler bir türlü rahat vermiyor.

Bizi yumurta ile karıştıran güneş haşlamak istercesine tepemizde. Güneş, karşıdan esen rüzgar, ve sinekler… Hepsi birden olunca yol yine çekilmez hale geliyor. Başlıyoruz rampaları tırmanmaya!

Nihayet Çıldır Gölü göründü. Güneş kremi sürdüğümüz halde haşlandık. Tenimizdeki acılara rağmen gözlerimizde bir parıltı, yüzümüzde bir sevinç…

Sıra geldi göldeki balık tesisini bulmaya. Kahvaltı yapalı 7 saat oldu. Karnımız oldukça aç. Birbirimizi yemeden tesisi bulmamız gerekiyor acilen. ![]()

Bir yola bir göle bakarak ilerlerken bir kamyonet duruyor. Tesisin zannettiğimiz kadar yakın olmadığını gölün ta diğer ucunda olduğunu söyleyince ne olduğunu anlamadan kendimizi kamyonette buluyoruz. Serkan bu duruma çok sevinmiş gibi görünüyor.

Hava bir açıyor bir kapıyor. İlerisi yağacak gibi.

Saatler üçü gösterdiğinde nihayet Gençlik Spor Müdürlüğüne ait tesiste yemek yeme fırsatını buluyoruz.

Çıldır Gölü’ne bizi sürükleyen o meşhur aynalı sazan diğer ismiyle sarı balık. Gerçekten inanılmaz lezzeti. Sırf bunu denemek için bile gelmelisiniz.

Karnımız doydu, mutluyuz. Artık birbirimizin yüzüne gülümseyerek bakabiliyoruz. Hava baya kötü görünüyor. Yağmur da başladı. Aşağıda açıkta bekleyen bisikletleri korumanın zamanı geldi.

Göl muhteşem duruyor. “İlle de fotoğraf çekeceğim” diyorum Serkan, “yıldırım düşer içeri gidelim” diyor.



Serkan bu sefer de “hayatta oraya çıkmam yıldırım çeker, beni burada çek içeri kaçayım” diyor.

Öyle ya da böyle getirtmeyi başarıyoruz.

İnce ince yağan yağmur bardaktan boşanırcasına dönünce yolun hemen karşısındaki tesise dönene kadar sırılsıklam oluyoruz.

İnşallah bizden başka kimse gelmez ümidiyle çoraplarımızı çıkarıp ıslanan ayaklarımızı kuruturken ailelerimizle haberleşip meraklarını gideriyoruz.

Belki düzelir diye beklediğimiz havadan artık ümidimizi kestik. Anlaşılan bugün Çıldır’da kalacağız. Hemen soruyoruz “Abi burada kalacak yer var mı?” Evet cevabını alınca “biz de kalabiliyor muyuz?” diye ikinci sorumuzu hazırlıyoruz. Tekrar evet cevabını alınca ise çaylarımızı içip içimizi ısıttıktan sonra bisikletlerimizle karşı taraftaki yatakhanelerin olduğu yere gidiyoruz.
Çadır kurmuyoruz konaklamaya para veriyoruz diye İso bize kızsa da onu düşündüğümüz için teşekkür etmeli. Bıraksak deniz gibi dalgası olan hem de gölden toprağa esen rüzgarlı bir havada, saatlerce bir aracın zor geçtiği işlek olmayan bir yolun kenarına kamp atacaktı. Tesistekiler jandarma izin vermez dese de İso aklına koydu. Neyse ki Serkan ile ısrar ederek vazgeçirdik. İso, 9001 belgesini aldı mı bilmiyoruz ama hakikaten enteresan bir varlık. İncelenmesi gerekir diye düşünüyoruz.
80’lerden fırlayan Çılgın Türk çok mu yorulmuş bugün! Sayemizde sıcacık yatağında güvenle uyuyor. Termosta demlediğimiz yeşil çayımızı hep beraber içelim diye beklerken İso ağzı açık uyuyakalmış.

Tesis güzel inşa edilmiş. Ancak çok bakımsız bulduk. Her tarafta örümcek ağları, böcekler ve sinekler var. Devlet yatırım yapmış ama sabahtan akşama kadar içeride oturup televizyon izleyen, konuşmaktan aciz görevliler sayesinde berbat bir hale gelmiş. Çarşafları bile değiştirmemişler. Daha önce kullanıldıkları her halinden belli. Yatağın üzerinde tulumla yattım. Sıcak suyun çeşmeye gelmesi için ise bir asır bekledik. Onlar içinse cevap kolaydı. “Suyu bolca açın mutlaka ısınır!” İsraf umurlarında değil ne de olsa devlet malı değil mi! Ceplerinden bir şey çıkmıyor ya da milli servet olduğunun farkında değiller.
Yol Bilgileri:
Susuz – Arpaçay – Çıldır Gölü
Yapılan Toplam Yol: 48km
Toplam Tırmanış: 587m
Toplam Süre: 3:23
Ortalama Harcama: 23,7 lira (balık: 10lira, konaklama:10 lira dahil)
Ani’den Çıktık Yola (Kars – 3.Bölüm) 21.08.2008
“Toprağı Sıksan Tarih Fışkırıyor!’
Saatimin alarmı çalıyor herkesinkinden önce. Bu sefer bilincim yerinde. Çalan melodiyi de nerede olduğumu da çok iyi biliyorum.
“Pişt! Haydi kalkın bakalım.”
Ses yok.
“Kime diyorum kalksanıza! İsoooo! Serkaaaaan!”
“Kalkın ayıp oluyor bak! Daha yatakları toplayacağız.”
Bu sefer başarılı oluyorum en azından Serkan için. Hayatta saygısızlık ve kabalık yapamaz böyle iyi insanlara karşı. İso’nun ise idrak yolları enfeksiyon kapmış. Hala algılayamıyor.
“Kalk dedim İsooo” diye bağırınca o da fırladı yataktan.
Turun son günlerine doğru anlamış olsa da Serkan’ın dediği gibi bir bayanı susturmak ve huzur bulmak istiyorsan ya hemen dediğini yapacaksın ya da dinleyip, sinirlenip karşı koyup çare bulamayınca gene yapacaksın. O yüzden siz, siz olun bayanları bağırttırmadan dediklerini yapın. Daha uzun yaşarsınız!
Yatakları toparlayıp üstümüzü giyinene kadar saat 8 oldu. Odadan çıktığımda karşılaştığım ilk varlık bir melekti. Annesi karşıdaki eve gittiği için kısa bir süreliğine de olsa onunla vakit geçirip, oynama imkanı buldum. Ne de olsa bebek sevmek insan ömrünü uzatan yegane şeylerden biri.
“Haydi, buyurun kahvaltıya, siz oturmazsanız biz rahat edemeyiz” diyoruz ancak kimse gelmiyor.
[i]Kevser: Siz nasıl köylüsünüz yahu! Köylü dediğin sabah ezanla kalkar, tarlaya gider. Biz böyle biliyoruz.
Gelin: Aaa! Hiç o saatte kalkamayız. Saat 10 gibi kalkar, 12de televizyon karşısında kahvaltı yaparız.
Kevser: Ohoo! Siz baya keyifçi şehirli olmuşsunuz canım
(Gülüşmeler sardı odayı.)[/i]
“En azından siz de çay için, bir yandan da muhabbet edelim” diyince Muhtar Davut Kara torununu da kucağına alıp kuruluyor kanepeye öteki elinde çay bardağı ile. Muhabbet arasında Ermenilerden laf açılıyor. Yıllarca Kars’taki Türklere yaptığı zulümler anlatılıyor. Davut Amcaların sülaleden de iki şehit verilmiş. Mustafa Kara ve Şevki Kara’ya Allah rahmet eylesin diyoruz.
Farkındayız çok geciktik ve bu bizim için akşama doğru sorun teşkil edecek. Ancak bu güzel insanları ve muhabbetlerini bulmuşken de kaçırmak istemiyoruz. Bir daha nerede bulacağız bu ortamı diyip hatıra fotoğrafları çekiyoruz.
Muhabbet ve foto çekmenin ardından Anı’ya doğru hareket etmemiz 10’u buluyor.
M.Ö. 5000’lere dayanan bir tarihe sahip Anı. Harabeler için üç saatimizi ayırdık ve yine de tam anlamıyla gezebildiğimiz söylenemez. Sekiz hektarlık bir arazi üzerine kurulmuş, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış çok büyük bir alan. Burayı tam anlamıyla gezmek istiyorsanız rahat iki gününüzü ayırmanız gerekiyor.
Anı hakkında kısaca bilgilendirme yapmak gerekirse;
[i]Kars İline 42 km uzaklıktaki Ocaklı Köyü sınırları içerisinde yer alan Anı Ören Yeri Türkiye ile Ermenistan sınırını ayıran Arpaçay Nehrinin batı yakasında Türkiye sınırları içerisinde volkanik bir tüf tabakası üzerine kurulmuş bir ortaçağ şehridir. Ören yeri Anadolu’ya İpek Yolu üzerinden girişte ilk konaklama merkezi olduğundan aynı zamanda bir ticaret merkezidir. Antik kentin zenginliği de buradan gelmektedir. Ören yerinin en eski tarihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Tarih öncesi dönemde ören yerindeki yerleşim bostanlar deresi olarak bilinen vadideki volkanik oluşumlu mağaralardan oluşmuştur. Bu günkü ören yerini oluşturan iç kale M.S. 4. yy’da Kars Şehrine ismini veren Karsak’lılar tarafından yaptırılmıştır. Ören yerinin dış cephe surları Bagratlı Kralı Aşot tarafından M.S. 964 yılında yaptırılmaya başlanmış daha sonra Kral III. Sembat 978 yılında 2. takviye sur sistemini yaptırmış 1064 yılında Selçuklu Sultanı Alparslanın Ani’yi fethetmesinden sonra anı beyi olan Ebul Menucehr tarafından 1064 – 1072 arasında 3. sur sistemini yaptırmıştır. Kale surları devetüyü ve siyah renkli tüf taşından yer yer iki ve üç sıra halinde Horasan Harcı ile yapılmıştır. Kurulduğu arazi üzerine uyumu sağlamak amacıyla üçgenimsi bir şekilde inşa edilen surların yedi giriş kapısı mevcut olup bu kapıların en önemlileri Aslanlı Kapı, Kars Kapısı, Sarnıçlı Kapılardır. Şehrin surları uzun kuşatmalara dayanıklı hale getirmek için surlar arasına yapılan destekleme kuleleri aynı zamanda erzak ve tahıl deposu olarak kullanılmıştır. Arazinin eğimine göre yer yer 5m yüksekliğe kadar oluşan surların dış cephelerinde Haç motifleri, Aslan ve yılan kabartmalı rölyefler, çini süslemeler mevcuttur. Ören yerinin ana giriş kapısı olan aslanlı kapı iki büyük giriş kapısından oluşmaktadır. Aslanlı kapının bulunduğu surların Doğu yanındaki burç üzerinde Selçuklu Sultanı Alparslan’ın şehri 1064 yılında fethetmesini belgeleyen dört satırlık Kufi İslami Kitabe mevcuttur.[/i]
Kimler gelmiş kimler geçmiş bu topraklardan,
Gezebildiğimiz ve görebildiğimiz kadarını fotoğraflar eşliğinde sizlerle paylaşalım.
Hemen giriş,
İç cephe surları,
1034 yılında yapılan Aziz Prkitch Kilisesi,
Gerimde kalan yer Ermenistan,
Arpa Çay’ı sınır oluşturuyor iki ülke arasında,
Tigran Honents Kilisesi; tüccar Tirgan Honents tarafından 1215 yılında inşa edilmiş. Resimli Kilise diye de geçiyor. Hz. İsa’nın doğumundan ölümüne kadar olan olaylar kilise duvarlarında resmedilmiş. Ancak çok fazla tahrip olmuş. İyi bir restorasyona ihtiyacı var.
Kilisenin içinden görünüm,
Ermenistan’daki taş ocağında yoğun çalışma var,
Katedral (Fethiye Camii): Anı Kralı Senbad tarafından 987 yılında inşaatı başlamış ve Kral Gagik tarafından inşaatı tamamlanmıştır. Binanın mimarı; 989 depreminden sonra İstanbul Ayasofya Kilisesi’ni restore eden Tiridat Usta’dır.
Katedralin içi,
Tavanını güzelce çekmek için uğraşıp duruyorum.
Ne kadar yüksek olduğunu bize bakarak anlayabilirsiniz.
Ebul Manucehr Camii; Anadolu’da inşa edilen ilk Türk camiisi olma özelliğini taşıyor. Selçuklular zamanında 1072 yılında Seddatoğulları’ndan Ebu Süca Manucehr tarafından yaptırılmıştır.
İnanılmaz geniş bir minaresi var. Minarenin üzerinde ‘Bismillah’ yazıyor.
Tavan işlemelerine bir türlü akıl erdiremiyoruz. Nasıl oluyor da renkli taşlardan yapılmış köşegen taşlar iç içe geçmiş ve düşmeden durabiliyor aralarında herhangi bir bağlantı görünmeden.
Aşağıda gördüğünüz yıkık köprü tarihi İpek Yolu üzerinde yer alıyor.
Camide çalışan işçi ve onların çocukları,
Sekizgen köşeli minareye 99 basamaklı merdivenle çıkılıyor. Normalde çıkmak yasak ancak orada çalışan işçilerden rica edince bize eşlik ediyorlar. Tepeye kadar çıkıyor ve Anı’yı yukarıdan gözlemliyoruz. Şiddetli bir rüzgar var. Kollarımı açıp, gözlerimi kapatıyorum içime depolamak istercesine.
Minareye tırmanırken ve tepesinden çektiğimiz fotoğraflar,
Tarih içinde yoğrulmuş, gözlerim kocaman açılmış, hayranlıkla etrafıma bakınıp daha fazla fotoğraf çekmeye çalışırken Serkan’ı oldukça yormuşuz. İsmail ile minareye tırmandığımızda (çıkmadık resmen tırmandık, tamamen karanlık ve basamakların çoğu kırılmıştı) aşağıda uyuyakalmış.
Polatoğlu Kilisesi (Abughamrents): Horasan’dan gelen Pavlavlı Beylerbeyi tarafından 994 yılında yaptırılmıştır.
Pek bir şey kalmamış ama bu da Gürcü Kilisesi,
Bilimsel kazı çalışmaları 1989 yılından bu yana Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı tarafından rutin olarak her yıl yapılmakta. Bu çalışmalarda Ani Ören yerinde tarihi kentin antik su şebekesi ortaya çıkarıldı. 2001 yılında bulunan Saray Kazısına devam edildi. Surlar dışında yapılan sondaj çalışmalarında altın bilezik ve kemer bulunmuştur.
Belki de gözünüze çarpmıştır. Sekiz hektarlık alanda hiç mi ev köy yoktu! Elbette ki vardı. Ancak zaman aşımına uğramış ve çoğu torağın altında kalmış ibadethaneler kadar sağlam yapılmadıkları için. Beyhan Hanım gibi değerli hocalarımız sayesinde tarih gün yüzüne çıkıyor. Buradan teşekkürlerimizi sunuyoruz kendisine.
Nette araştırma yaparken bulduğum Beyhan Hanım’ı şimdi hatırladım. Hani bize yardım etmeyen burnu havada bir Yaşar Hoca’mız vardı Mimar Sinan Üniversitesi’nden. İşte onun başarılı eşi Beyhan Hanım. Belki de eşinin başarılarının gölgesinde kaldığı içindir bu ukala tavırları. Yaşar Hoca’nın soyismini de bu sayede buldum. Yaşar Çoruhlu’ya ne desek az. Daha önceki bölümde diyeceğimizi yeterince söyledik zaten. Allah bildiği gibi yapsın. Ekşi sözlükte öğrencileri de diyeceklerini demiş yeterince.
Üç saatin sonunda çok geç kalacağız diyip Anı’ya veda ediyoruz. Tabi yine hatıra fotoğrafı aldıktan sonra.
Hava yine kararmaya başladı. Anlaşılan yağmur geliyor. Asıldık pedallara! Daha 500m gitmemiştik ki toz bulutu sardı etrafımızı. Kafamdaki bandanayı yüzüme geçirdim. Göz gözü görmüyor bırakın aralamayı. İlk gördüğümüz yere (bakkal) sığındık. Yapacak bir şey yok meyve suyu yanına bisküvi alıp atıştıralım bari dedik. Çok fazla yağmur yağmadı ancak yine yıldırım korkusuyla kafamızı çıkaramadık.
Ben hiç yulaf görmedim diyince Serkan yüklü traktörlerden düşen yulaf ve arpa tanelerini alıyor. İkisinin de tadına bakıyorum. Buğdayı da eklesem üçünün de arasındaki farkı anlamıyorum. Hepsi aynı geliyor bana.
Bir buçuk saatlik zorunlu moladan sonra 14:30’da yola çıkıyoruz. Durmaksızın rampa tırmanıyoruz. Karnımız da acıkmaya başladı. Subatan Köyüne kadar durmak yok. Oraya vardıktan sonra bir şeyler yiyebiliriz diyoruz.
[i]Serkan: Şu kavakların olduğu yer askeriye. Subatan’a çok az kaldı.
Kevser: O daha ileride değil miydi Serkan?
İsmail: Yok yaw daha çok var.
Serkan: Yahu İsmail benim memleketimi benden daha mı iyi bileceksin. Bir kere de iddialaşma yaa!
Serkan geriliverdi bir anda. Ama öncesi var tabi. İsmail’in her şeye verecek bir cevabı, bilse de bilmese de iddiaya girecek gazı olduğu için Serkan’ın tepesi attı.
İşin enteresan tarafı ise tepeyi aşıp kavakların oraya geldiğimizde askeriyenin olmamasıydı.
Kevser: Allah canını almasın Serkan. Hani askeriye?
Serkan: Benzettim demek.
Kevser: O değil de şimdi İso’nun ağzına laf verdin ya uğraşır durur seninle.
Serkan: Sorma yaa!
İsmail: Yaaa ben saaa didim.[/i]
Hava çok yoğun. Bulutlardan ötesi görünmüyor, yağmur ara ara yağıyor. O kadar şiddetli bir rüzgar var ki yolun en soluna geçiyorum, ancak beni en sağa iteklemesi saniyeler alıyor. Çoğu zamanda rüzgara karşı pedal çevirdik. 10 km tırmanıştan sonra enerjimizi tüketmeye başlıyoruz. Serkan önde, ortada ben, arkada İso giderken “dur” diye bağırıyorum. Beş dakikadır belli etmeyim diyorum ama sancı gittikçe artıyor. Mideme inanılmaz bir kramp giriyor. Eğildikçe dayanılmaz bir hal alıyor doğrulunca geçiyor. “Daha fazla ilerleyemeyeceğim” diyorum. O sırada Serkan geri dönüyor. Yere uzanmam için yağmurluğunu çıkarıp altıma seriyor. Yatmak için bile eğilemezken işin enteresan tarafı beş dakika uzandıktan sonra ağrıdan eser kalmıyor. Ne olduğunu anlayamadık.
İki saat kadar pedal çevirip, rüzgarla boğuşup, yağmurla haşır neşir olmuşken beyaz bir minibüs duruyor TCK’ya ait.
[i]- Nereye gidiyorsunuz gençler?
- Kars’a abi.
- “Bu havada zor olur. Bisikletleri atın da bırakalım”.
- Bagajları sökmemiz çok zor. Bisikletleri sığdıramayız.
- Hele bir deneyin” diyince gözlerimiz hamsi cibu parlayi.[/i]
Çok zorlandık, baya bir uğraştık ama koltukların arasına, üstüne, yanına bir şekilde sığdırmayı başardık. Kendilerine teşekkürü borç biliriz. Sağ olsunlar! Hava koşulları ile mücadele ettiğimiz anda otostop çekmediğimiz halde bizi araçlarına aldıkları için karizmamız da sarsılmamış oldu. Gerçi bunu çok da takan bir ekip değiliz ama olsun. Kars’a varana kadar arka koltukta sızıvermişim. Malum dün geceden uykusuzum.
Yediğimiz yağmurun etkisiyle baya üşüdük. Kars’a varınca direkt çorba içecek yer aramaya başladık. Birer tane işkembe, yarımşar da ezogelin içiyoruz. İşletmeden çok memnun kalıyoruz. Hem güler yüzlüler hem de insanı kazıklamaya çalışmıyorlar turist diye. Gittiğinizde mutlaka uğrayın derim.
Çorbacıdan çıkmamız 19’u buluyor. Işıklarımızı yakıp Kars’tan ayrılmanın zamanı geldi gidebileceğimiz yere kadar pedallayalım diyip düşüyoruz Ardahan yoluna. Yoksa bu şehirden çıkamayacağız. Yol çift yön, oldukça dar ve bozuk. 10km kadar gittikten sonra etraf zifiri karanlık oluyor. Bundan sonrasına devam etmek mantıksız diyip çekiyoruz bisikletleri bir petrolün önüne. İşte şimdi bizim için otostop zamanı geldi. Gelene gidene ön ışıklarımızı tutup işaret ediyoruz. Ancak araçlar yakınımıza geldikten sonra nasıl bir araç olduğunu gördüğümüz için çoğu fırsatı kaçırıyoruz. On beş dakika geçmeden kasalı bir araç duruyor. Susuz’a kadar gittiğini söylüyor. Önce bize uymaz diyoruz ancak sonrasında benzinlikte mi kamp atacağız. En iyisi oraya kadar gidelim. Yarın aynı yolu döner Çıldır’a geçeriz diye anlık plan yapıyoruz. Artvinli abimiz sağ olsun bizi Susuz’a kadar bırakıyor.
Nerede kalabiliriz diye bakınırken karakoldan bir polis öğretmen evinin olduğunu söylüyor. Karanlıkta ve ıslak zeminde çadır kurmaya hiç niyetimiz yok. Hele ki bir de dört gündür suya sabuna dokunmayan bedenlerimizin banyoya ihtiyacı olduğu düşünülürse en mantıklısı bu diyoruz. Öğretmen evindeki görevli yok. Başka bir bey yardımcı oluyor bize. Oturma salonuna geçip çaylarımızı yudumlarken kalacak odanın olmadığını öğrenmek bizleri hayal kırıklığına uğratıyor. Suratım düşüyor önüme. Bu durumu gören Susuz’a atanan ve uzun süredir burada kalan Tapu Kadastro Müdürü banyosunu kullanabileceğimizi söylüyor. Eşyalarımızı topladığımız gibi sırayla banyoya koşuyoruz. Banyodan çıkanın rengi açılıyor, sanki biraz pembeleşip turun bütün yükünü üzerinden atıyor. “Allah razı olsun” diyip minnettarlığımızı belli ediyoruz kendisine.
“Pis yerlerde yatmam ben. En azından çadırın içi tertemiz.” diyince tarihte bir ilke daha imza atarak öğretmen evinin oturma salonuna çadır kuruyoruz.
İso ve Serkan çoktan hazır yatmaya. Ancak ben lensi çıkar, dişini fırçala derken neredeyse uykumu kaçırıyordum. Neyse ki yorucu bir gündü ve dünden uykusuzuz. Sorun olacağını zannetmiyorum.
“Arkadaşlar! Allah rahatlık versin. Sabah erken kaldırırım haaa!” dememle uyumam bir oldu.
Yol Bilgileri:
Ocaklı Köyü (Ani Harabeleri) – Kars- Susuz
Yapılan Toplam Yol: 25km (çoğu rampa)
Toplam Tırmanış: 281m
Toplam Süre: 2:25
Ortalama Harcama: 15,5ytl (9ytl öğretmen evi dahil)