2007_02_04 Antalya Ziyaretimiz-Ozel
Unutulmayanlar ve Teşekkürler
UNUTAMADIKLARIM
2 Şubat 2007 – Cuma Günü
- Terminale geldiğimiz anda pencereden görüp sevinçle el salladığım Antalya Ekibi.
- Otele vardığımızda ‘acaba kiminle aynı odayı paylaşıcam’ diye kara kara düşünmem.
- Tramway raylarına lastiklerini sıkıştırıp patır patır düşenler.
- İlk gün yağmurluk sebebiyle çok fazla ıslanmadığımı gören kıskanç Serci’nin ‘Araba geliyor çekilsene önümden’ diye bağırıp uyarmama rağmen gıcıklığına geçişimi engelleyip yerdeki su birikintisine hızla giren araba yüzünden boydan boya yıkanmama sebep olması.
- ‘N’aptınız? Nasılsınız?’ diye Ankara’dan Mesut aradığında, ‘Acayip eğlendik. Biraz yağmur atıştırdı ama her şey süper.’ diye sağanağı sevimli bir yağmur gibi göstermeye çalışarak son anda caymasını engellemem.
- ‘Nerde kaldı bunlar!’ diye arkamı dönüp baktığım anda Erkut’un bisikletten uçarak sahile kafa üstü çakılışı. O an gözümdeki lensin kayıt özelliğinin olmasını çok istedim. Defalarca geri sarıp gülebilirim.
- Otele gittiğimizde el birliği ile ıslanan kıyafetlerimizi sıkıp, ütü ve saç kurutma makinesi ile kurutmaya çalışma çabalarımız. ‘Bizim klimanın önünde dolap yok da’ diyip sürekli bizim odanın kapısını tıklatıp kendi ıslaklığımız yetmiyormuş gibi eşyalarını atıp atıp giden Emre ve Serci.
- Akşam yemeği için Ender Abi’lere gittiğimizde Serci ile Erci’nin konuşması…
Serci : Ya Ercan sen bugün bana niye ‘Senin gelmene gerek yok. Ben tek başıma bisikletçiye giderim. Sen yanında fazla kıyafet getirmemişsindir. Nasılsa ben eve gidince değiştiririm.’ demedin! Abi kaç saat ütüyle eşofmanı kurutmaya çalıştım…
Erci : Ne biliyim! Hiç aklıma gelmedi.
- Çocuklar sizin için aşure yaptı eşim diyip otelimize kadar getiren Ertan Abi.
- Yarın sabah gelecek olan Mesut ile İlker Abi’yi karşılamak için toplantı salonunda (bizim oda) yaptığımız sıkı pazarlıklar.
- Uykum kaçıp da ‘hadi muhabbet edelim’ dediğimde ‘tamam sen anlat ben dinliyorum’ diyip otuz saniye sonra hok piş uyuyarak bana tv. izlemekten başka alternatif bırakmayan Erkut.
3 Şubat 2007 – Cumartesi Günü
- ‘Uyuyakalabilirim. Saati kurdum ama sen yine de sabah bi’ seslen’ diyen İsmail’in isteğine karşılık ‘Pişt kalksana! Hadi bi’ yukarıya çıkıp İsmail’e bakıver’ diye dürtüklediğimde arkasını dönüp uyuyan Erk. Pehhh lafa gelince hepsi erkek. Yine iş başa düştü diyip söylene söylene sabahın köründe lensim olmadan merdivenlerden pata küte çıkıp, sersem gibi tekrar yatağıma dönüşüm.
- Önce Mesut geldi, sonra Orhan Abi derken uyuma çabalarımın boşa gidişi.
- Hadi kalkalım! Yeter bu kadar, dediğimizde;
Erk : Çikolata yer misin Kevser?
Kevs : Evet, yerim.
Erk : Hayret bi’ şeysin ya niye hemen evet diyorsun. Espri yapacaktım.
Kevs : Ama bu çikolata değil pikolata diyecektin di mi? Onu anladığım için direkt evet dedim zaten hahahaha.
- Şarkı söylerken sesimi duyup ne oluyor yan odada diye direkt odaya dalan Serci ‘ Sabah sabah ne verdiniz buna yine!’ diye beni işaret edince, ‘Çikolata yedi, yine enerji aldı, ahha yandık’ diye cevap veren Mesut’u.
- Kumsala kahvaltı için gittiğimizde denizden, sudan muhabbet açıldı.
Kevs : Burada yaşasam sürekli sahile inerdim.
İlker Abi : İnan öyle olmuyor. Ben 24 sene deniz kıyısında yaşadım.
Kevs : Senelerce su kamışı gibi sallandım diyorsun yani ahha! Ben senin gibi sallanamadım maalesef. O yüzden su şırıltısı duyduğumda bile kendimden geçiyorum.
- Limana giderken Mesut’un ani fren sıkmasıyla bisikletin arka tekerinin başının hizasına kadar 90 derece çevirerek bana ‘Amanın’ dedirtişi.
- Birkaç kişinin zincirini yağladıktan sonra;
Kevs : İyi ki yağı getirmişim. Baya işimize yaradı. Çok akıllıyım di mi Serci?
Serci : Youuw! Hiç alakası yok.
Kevs : Görürsün sen hııh!
Serci : Ya Kevs sendeki şu çakıyı bi versene. Tozluğun altı çıkmış onu bi’ keseyim.
Kevs : Ne söylemen gerektiğini gayet iyi biliyorsun! -pis bir gülümseme eşliğinde-
Serci : Tamam Kevser. Çok akıllısın. –bu kadar çabuk elime düşeceğini beklemiyordu-
Kevs : Bir daha söyle, duyamadım.
Serci : En akıllımız sensin.
Kevs : Ha şöyle yola gel. Al bakalım.
- Cam Piramit’in önünde foto çekerken Ender Abi’nin ‘Kız delüüü’ lakabını takışı.
- Bütün gün dilimden düşürmediğim ‘Kötüyüm ben kötüyüm, kötüyüm! Herkesi hasta ederim, ederim!’ melodisini milletin ağzına dolamam.
- Küresel ısınmayı protesto amacıyla yola çıkan bagajı kendinden büyük Yavuz ile yolda karşılaşma anımız.
- Selesinde problem olduğunu fark ederek,
Kevs : İlker Abi! Senin sele biraz yüksek kalmış herhalde. Kalçan bir o tarafa kayıyor bir bu tarafa.
İlker Abi : Yok ondan değil! Bir senedir binmiyorum. İlk uzun turum. Acıdığından bir o tarafa koyuyorum bir bu tarafa. İyi oluyor! , diye beni kopartışı.
- Akşam yemeği için lokantaya gittiğimizde annesinin soğuktan kızarmış burnunu fark eden Pelin ile İlknur Abla’nın konuşması.
Pelin : Anne! Yarın hava böyle olsa yine de gezecek misiniz?
İlknur Abla : Gezeceğiz artık n’apalım! , derken üşümenin etkisiyle yüzündeki acı-tatlı ifade.
- Lokantada yemeği gördüğüne herkesten çok sevinen İlker Abi ve Yavuz’un surat ifadeleri.
- Akşam otele döndüğümüzde Serci’nin Patrick’i görüp, ‘Pat Pat Pat neydi len bunun adı. Hah Patrick!’ diye son anda hatırlayışı.
- Tura çıkışının birinci senesini dolduran Patrcik ile yaptığımız kısa ama anlamlı kutlama.
- Saçım yaş yattığım için gecenin bir yarısı titreyerek yatağımdan kalkıp, Emre’lerin odasına kurutma makinesini istemeye gidişim. Tam ısındım artık uyuyum derken bu sefer de Erkut’un çenesinin düşmesi ikimizi de uykusuz bırakışı.
4 Şubat 2007 – Pazar Günü
- İlle de dağa çıkıcaz diye heveslenen Mesut ile Erkut’un ‘artık gitseler de ben de rahatça uyusam’ diye gözlerinin içine bakışım.
- Erk’lere üstüne basa basa söylediğim halde Emre ile benim bisikleti birbirine kilitleyip bizi otelde mahsur bırakışları.
- ‘Gitmeyin, çok yorulacaksınız!’ dediğimde beni sallamayan Mesut ve Erkut’un gün boyunca sergiledikleri ruhsuz haller.
- Yolda giderken Patrick’in yanına yanaşıp ihhi, canııım, pikkaççuu efektlerimi öğretip aşıladıktan sonra O’nu da yoldan çıkarmam.
- Kurşunlu Şelalesi’ne giderken Ender Abi ‘Siz gençler önden gidin. Daha çok gezme fırsatınız olsun. Biz yaşlılar geride kalan ekibi bekleyeceğiz.’ diyince nedense aramızdan biri yaşlandığını kabul etti.
İlker Abi : En iyisi ben de burada kalayım.
Kevs : Nasıl yani İlker Abi! Yaşlandığını mı söylemek istiyorsun.
İlker Abi : Yok canım. Başlarında genç biri olarak eşlik etmek için.
Kevs: Yürü be Abi. Kurşunlu, Düden’den de güzel. Kaçmaz bu güzellik.
İlker Abi: Aman hepsi su değil mi sonuçta!
Kevs : Sen gel gel!
diyaloğunu kazanarak peşimden sürüklediğim İlker Abi.
- Üç gündür canavar gibi pedal çeviriyor, yorgunluk hissetmiyordum. Buna güvenerek günlerdir yolda olan Yavuz’a bir teklifte bulundum.
Kevs : Yavuz seni itekleyim mi?
Yavuz : Vallaha çok iyi olur Kevs.
Kevs : Bak iteklersem rezil ederim forumda. Flaş flaş flaş! Pedal Pedal Türkiye’yi Kevser itekledi diye.
Yavuz : De geth manyak.
- Köfte-piyaz için gittiğimiz lokantada yanıma gelen İlknur Abla’ya;
Kevs : İlknur Abla!. Bak közlenmiş sarımsak. Yer misin?
İlknur Abla : Nerden buldunuz onu?
Kevs :Ben özel yaptırdım.
İlknur Abla : Yok sağol ben almayım.
İlknur Abla gittikten sonra arkasından,
Kevs:Yahu ne kadar kibar kadın. Yoksa ben mi çok pisim böyle soğan sarımsak sevdiğim için?
Erk, Yavuz, Mesut : Hahahahaha, koptular…
- Akşam sahildeki kafeye oturduğumuzda ağzımız açık uyuyuşumuz.
- Gece otelden ayrılırken Yavuz’un ‘Gözlüğüm yok! Aynam yok! Karizmam yok!’ diye söylenirken boynu bükük ezik bakışı.
- Bitmek bilmeyen terminal yolunu tamamladığımızda, ayakta durmakta zorlanan bizlerin duran valizleri devirip, sabit insanlara çarpıp son enerjisini de ‘pardon’ demeye harcayışı.
- Otobüse bindiğimizde uyanıklık eden Erkut’un cam kenarını kapıp bana kazık atışı.
- Hareket etmeden önce,
Erk : Bugün Patrick’e dağa tırmandık şu kadar kilometre. İndik bu kadar kilometre dediğimde bana ne dedi biliyor musun?
Kevs : Ne?
Erk:No problem!
Kevs:Hahahaha. Eee sen de 12.000 kilometre yapsan inan senin için de sorun olmaz.
- Bu kadar yüke ne gerek var! Ne getirdin yine yanında? diyenleri utandırıp getirdiğim bütün malzemelere muhtaç kalışları.
- Antalya Turu’nun ‘Ben demiştim!’ cümlesini en çok kurduğum tur olarak tarihe geçişi. Ben söylemekten bıktım, onlar duymaktan.
- Bu kadar erkeğin içinde tek kız olarak el üstünde tutulacağıma onların sorumluluklarını üstlenip, kendimi anne gibi hissettirip yaşlılık psikolojisi yaşatmaları.
- Uykusuzluğun ve yorgunluğun etkisiyle kafamı yastığa koyar koymaz kesintisiz uyuyuşum. Gözümü bir açtım Afyon, bir daha açtım Ankara!
- O kadar yolu gittikten sonra karlı, buzlu Ankara’ya varınca ‘bundan sonrası eğlence değil, eziyet’ diyerek bisikletimi taksiye attığı gibi evime kaçışım.
Şu an hatırlayabildiğim kadarıyla aklımda yer eden şeyler bu kadar. Mutlaka sizin de unutamadığınız şeyler vardır. Farklı bakış açısıyla onları dinlemek hoş olacaktır diye düşünüyorum. Eklerseniz sevinirim!
TEŞEKKÜRLERİM
İnsan teşekkür etmeye nerden başlayacağını bilemiyor.
- Öncelikle bir haftalık dershane tatilinde hadi kalk Antalya’ya gidip Ender Abi ve tayfasıyla tanışalım diyen iç sese,
- Muhabbet ortamında ben Antalya’ya gidiyorum diye konu açınca, ‘sen gidersen ben de gelirim’ diyip normal bir ziyareti tur fikrine çevirmeme neden olan Erkut’a,
- Tur fikrini söylediğimde gayet hoş karşılayıp, haftalar öncesinden hazırlık yapan, kalacağımız yerden tutun da tur rotasına kadar her şeyi belirleyen, forumdan tanıdığımız kadarıyla kendini sevdiren ve tanıştığımızda da bizi yanıltmayan Ender Abi’ye;
- Tandem’in arka selesinin tek sahibi, Antalya’nın kraliçesi, Ender Abi’nin dengeleyicisi… Islak, pis, kalabalık demeden evinin kapılarını bize açtığı için İlknur Abla’ya;
- Antalya’ya gittiğimizden beri bir an olsun bizi yalnız bırakmayan, baba şefkatiyle yaklaşıp sürekli olarak bizi kontrol eden Ertan Abi’ye ve evinin kapılarını açan ailesine;
- İlk gün garajda karşılamaya gelenlerin arasında bulunan, yağmur altında bizimle pedal basan liseli Murat’a,
- ‘Arkadaşlarım bu yağmurda çıkalım dese hayatta çıkmazdım,’ diyip yalnızca bizim hatırımıza turlarda yanımızda eksik olmayan hoş sohbet Ercan’a;
- Cuma günü işe gitmesi gerektiği halde sabah terminale karşılamaya gelenlerin arasında bulunan ve bundan sonraki turlarda da bizi yalnız bırakmayan içten insan Ceyhun’a,
- İlk gün arabasıyla karşılamaya gelen ve bundan sonra da vakit buldukça bizi yalnız bırakmayan BSD temsilcisi sessiz, sakin, kibar adam Gökhan Abi’ye,
- Biz bu havalarda evde otururuz, güneş olmadıkça bisiklete binmeyiz diye yağmur çamur demeden, hatsala olmayı göze alarak rüzgar yiyip burunlarını kızartan, bu zor koşullarda hep yanımızda olup bize eşlik eden tüm Antalya Ekibi’ne,
ÇOK. ÇOK, ÇOK, TEŞEKKÜR EDİYORUM
Ayrıca;
- Ankara’dan kalkıp gelen tüm PedalSesi üyelerine, beni kırmayıp geldikleri ve muhteşem anları bizimle paylaştıkları için teşekkür ediyorum…
- Kankalarım (Kenan, Mesut ve Erhan) olmadığında bana eşlik eden ve nazımı çeken, bana en çok ‘ben demiştim’ cümlesini kurduran yeni kurbanım Erkut’a,
- Pazar günü yaptığımız toplantıda sanırım ben de geliyorum diyerek hepimizi şaşırtan, huzurlu, sorunsuz ve genç gösteren insan Emre’ye,
- Bir çok kez terminale gitmek zorunda kalan ve bu duruma gıkını çıkarmadan Antalya’yı en çok turlayıp en iyi öğrenen İsmail’e,
- Ankara-Konya fatihi olarak tanıdığımız, turu söylediğimde ‘hava kötü olsa da gidiyor muyuz kesin’ diye ağzımın içine bakan 3. katılımcı yaşı küçük kendi büyük Ironman’in yoldaşı Ironboy Sercan’a,
- Adana’da kalkıp gelen, bisiklet ağır olsa da kimin umurunda der gibi varyantı canavar gibi çıkıp Gram Manyağı Erkut’a örnek olan Orhan Abi’ye,
- Yola çıkmadan önce yoğun baskılarla aklını çeldiğim, son gün ‘tamam ben de geliyorum Kevs’ diyerek bir gün sonra gelen masörüm, çikolata renkli arkadaşım Mesut’a,
- Cuma günü izin alamadığı için üzgün olan, bir senedir bisiklet kullanmadığı halde ilk defa uzun tura çıkıyorum diyerek heyecanını hiçbir zaman kaybetmeyen, komik insan İlker Abi’ye,
‘
- Beş gün önceden yola çıkarak ‘Küresel Isınmayı’ protesto edeyim derken nerdeyse ‘Buz Devri 3’ ün başrol kahramanı olan, kendi zayıf sinirleri güçlü minyon arkadaşım Yavuz’a,
- Performansıyla bizi her zaman şaşırtan, gençleri daima solda sıfır bırakan, cumartesi günü bize yetişen çifte kavrulmuş Yavuz Abi’ye,
- Cumartesi günü aramıza katılıp, dünya turunun birinci senesini dolduran ve Pazar günkü turda aramızda yer alan, aksanını anlamakta güçlük çeksem de iletişimde sorun yaşamadığım çılgın insan Patrick’e,
TEŞEKKÜRÜ BORÇ BİLİRİM.
Antalya Ziyaretimiz-3.Gün 04.02.2007
Merhabalar,
Sabah 7:30 da cep telden çıkan melodiyle fırladım yataktan. Aynı kıyafeti peş peşe hayatta giyemeyen ben bugün üçüncü kez bisiklet formalarımı giydim nefret ederek. Bugün akşam otelden ayrılacağımız için etrafta ne kadar eşyam varsa çantaya tıktım. Emre ‘Hadi Kevser aşağıda seni bekliyoruz,’ diyince koşa koşa indim aşağıya Erk ile Mesut’un geldiğini umarak. Hatırlatmak gerekirse sabah 5:30’da dağdaki lokantaya tırmanmak üzere yola çıkmışlardı. Salona indiğimizde Emre ile benim bisikletin birbirine kilitli kaldığını görünce şok geçirdik. O kadar da tembihledim ‘kilidi benim bisiklete takın’ diye. Telden aradım nerdesiniz diye? Yarım saate ordayız dediler. Herkes Akdeniz Üniversitesi’ndeki buluşma yerine hareket etti Emre ile ikimiz hariç. Yahu o kadar da söyledim niye böyle yapıyorlar dediğimde Emre ‘Kevser hani çok konuşuyorsun ya, bence arada söylediğin önemli şeyleri kaçırıyorlar’ diye mantıklı bir teşhis koydu. Ben de ‘Ama kaç kere üstüne bastım yaw’ diye kendimi savundum.
Erkutları beklerken Sarı Emre’de otele geldi. O sırada tel çaldı. Arayan Mesut’du. ‘Kevs biz biraz geç kalıcaz. Erkut’un tansiyonu düştü, sahildeyiz. On dakikaya geliriz.’ diye üzücü bir haber aldık. Yine ‘ben demiştim’ diyeceğim ama n’apıyım elimde değil. O kadar söyledim aç gitmeyin. Tahinli çörekle, şeker yiyin diye. Neyse ki dinlenirken yiyip kendilerine gelmişler. Ah Erk ah hiç de göstermiyorsun ama çok inat çıktın sen! Neyse ki çok geç kalmadan çıktık yola. Aç karnına yol almak zor olsa da bastık pedallara. Kampüse gittiğimizde herkes bizi bekliyordu.

Apar topar simitlerimizi yiyip çayımızı içtikten sonra çıktık yola.

Hava bugün inanılmaz güzel. Hafif rüzgar esse de güneş içimizi ısıtıp, güldürdü yüzümüzü.

Yol üzerinden gerekli olan çikolata, su, meyve suyu ihtiyaçlarımızı da aldıktan sonra düştük Düden Şelalesi yoluna. Antalyalı ekip defalarca buraları gezdikleri için ‘Size yarım saat süre. Biz bisikletlere göz kulak olurken hadi gezip gelin’ dediler. Ekim 2002’de şelaleyi ziyaret ettiğimde çok etkilenmişti. Suyun gürültüsünden birbirimizi duyamaz olmuştuk. Kendimi Niagara Şelalesinde gibi hissetmiştim. Çok mu abarttım? Resmen büyülenmiştim n’apıyım.







İnsan fotojenik olmaya görsün. Önüne gelen objektife poz veriyor canım ahha.

İçini dışını hızlıca gezdikten sonra birkaç hatıra fotosu aldık.


Ee yolcu yolunda gerek. İstikamet Kurşunlu Şelalesi.

Gökkuşağına dikkat edin…

Kevs ağaca çıkar da ben çıkamaz mıyım pozu.

Seviyim derken biraz ürküttüm sanırım.

Sen poz vericem diye şapkayı kafaya geçir. Gir şelalenin altına. İyi ıslandım ama çabuk kurudum.

Patrick’e yol boyunca efektlerimden olan ihhi, canııım ve pikaçuyu öğrettim. Mümkün olduğunca tiz bir sesle yapacaksınız. -Siz de bir gün tanık olursanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.- O andan itibaren benim adım pikaçu kaldı. Gel Pikaçu git pikaçu anlaştık kendisiyle. Ne kadar sempatik biri olduğu bu fotoya da yansımış.



Oturduğumuz tahta köprünün aşağısı işte böyle. Orda yatıp saatlerce suyu izlemek isterdim…

Aman da şu sincabın sevimliliğine bir bakın…

Kurşunlu’nun bulunduğu park aslında çok büyük. O kadar gezmeye vaktimiz olmadı. Üçüncü gelişimde bütün parkı boydan boya gezicem diye aht ettim.
Şelaleden çıktığımız da Antalyalı Ekip de tamamlanmıştı. Hemen o anı ölümsüzleştirdik.

Harabeleri görmek üzere yola çıkıyoruz. Sessiz sakin yemyeşil ağaçların içinden muhteşem bir rota belirlenmiş. Güneşten yandıkça montun fermuarını açıyor, rüzgar estikçe cırt diye kapatıyorum. Dağlarda kar, tepede güneş, etrafımda yeşillikler ve sevdiklerim. Daha ne isteyebilir ki -mutlu olmak için- bir insan!

Gökhan Abi yol ayrımında geride kalanları bekliyordu. Bir evin penceresinde dikilen teyzeleri gördüğümde selam verip yanaştım bisikletimle. ‘Selamunaleyküm teyze! Rica etsem suluğumu doldurabilir misiniz?’ dedim. ‘Tabi ver yavrum diyip biri içeri giderken diğeri ‘Bugün yayladan kar toplayıp getirdik, yer misin?’ diye teklifte bulundu. Daha önce hiç denememiştim. ‘Peki, olur!’ diye cevap verirken yanıma Mesut geldi. Şekerli kar! Hımm değişik bir tad… Ayşe Teyze’yi beklerken kaşık kaşık paylaştıktan karları. -Bu arada Ayşe Teyze’nin maşallahı var. Biz onu geride zannederken esas o bizi öndeki grupta bekleyenlerdenmiş.- Erk’in elinde burada çekilmiş dergilik süper pozlar var. Bekliyoruz hep birlikte merakla…

Yeşilliği görünce hayran kaldım. Önce Yavuz ile birbirimizi çektik.


Sonra yoldan geçenleri yakaladım tek tek.


Yakalayamadıklarımı da yoldan çevirdim ‘pişşşt dön gel bakıyım’ diye…

Harabelere vardık. İşte fotolar;

Hoyyy güneşin güzelliğine bakın.

Saat ilerledikçe açlıktan nevrimiz dönmeye başladı. Yolda gelirken aldığımız ızgara kokuları da öğle yemeği ile ilgili bolca hayal kurmamıza neden oldu. Öğle yemeği için ne yapacağımızı sorduğumuzda Ender Abi ‘Köfte – Piyaz yemeye gidicez’ diyince, ‘Hani şu Can Dede’yi götürdüğünüz yer mi?’ diye ekledim. Evet cevabını almak beni çok sevindirdi. Çünkü forumda fotolara bakarken ah be şimdi orda olmak vardı diye baya özenmiştik!
Her zamanki gibi mükemmel sohbetler eşliğinde yemeğimizi afiyetle yiyip çıktık yola.

Serci, otobüsü akşam 5’de olduğu için erken ayrıldı bizden.
Turun pişmiş tavuğu ilan ettiğim Erk’in bu sefer de ön aktarıcısı kırılıyor. Sabahtan uykusuz ve yorgun olan Erk’in dermanı kalmıyor. Ruh misali geziniyor ortalıkta. Ben nerdeyse hiç uyumadan 3 gün tur yapmış biriyim. Alıştım artık gittiğim turlarda uykusuz kalmaya. Tecrübe işte! Acaba bir kamyonetin arakasına atıp merkeze yollasak mı diye düşünürken, idare edebileceğini söyleyerek basıyor pedala.
Tahminimizden daha çabuk varıyoruz Meydandaki Heykele.
İlknur Abla ile sımsıcacık bir poz veriyoruz objektiflere.
Biletlerimizi gece 12’ye aldıktan sonra Ender Abi ve tayfasıyla sıkıca sarılarak vedalaşıyoruz. Ertan Abi ve Emre eşlik ediyor bize. Otele erken dönmeyelim diye gidiyoruz sahildeki kafeye. Biraz çay biraz muhabbet derken uyku bastırıyor. Yavuz, ben ve Erkut fena halde sızıyoruz. İçeride çok fazla sigara dumanı var. Bu durumdan iyice rahatsız olunca ‘Hadi cips mips neyim alıp, kumsala inelim’ diye milletin aklını çeldim. Hava iyice soğumuş, dalgalar iyice ses çıkarır olmuştu. Ama neşemize diyecek yok. Meyve sularımızı ve cipsleri götürürken muhabbet süperdi. Bir ara öyle üşüdük ki dip dipe yanaşıp, safları sıklaştırdık ehhe. Kafeye dönünce sıcağı yedikçe mayıştık. E yine uyumuşuz. O sırada eve gidip gelen Ertan Abi halimize kıyamayıp, ‘Hadi kalkın otele gidelim’ diye bizi uyandırdı. Yürüyelim de açılalım diye başladık bisikletleri iteklemeye. Uyku sersemi bisikleti iteklemeyi bırakın yürüyemiyordum bile. ‘Ver kızım’ diye elimdeki bisikleti çekti Ertan Abi. ‘Ertan Abi bari boş çekme, dur üstüne oturuyum dediysem de sesimi duyuramadım.’
Herkesin tipi kaydığı için bu arada foto çekmek kimsenin aklına gelmiyor. Zaten çekilse de hepimiz mal gibi çıkardık haha.
Otele gidip son hazırlıklarımızı da tamamladıktan sonra herkese çok teşekkür edip vedalaşıyoruz. Ertan Abi son dakikaya kadar bizi yalnız bırakmadı sağolsun. Patrick’e de dünya turunda başarılar diledik. Eminim onun içinde unutulmayacak bir abı olarak kalacağız. Özledikçe çektiği fotolara, videolara bakar artık n’apalım…
Gide gele yolu ezberleyen İsmail’in peşine takıldık. Bisiklet yokuş aşağı bile gitmiyor. Yavuz bagajındaki yükle ‘İniş mi vardı. Niyeyse bana hep yokuşmuş gibi geldi’ diyerek koparttı beni. Terminale geldiğimizde acıktığımızı söyleyerek bi’ şeyler aldık. Ayakta durmakta zorlanıyorduk öyle ki duran valizleri devirip, insanlara çarptık… Bizler için en iyi çözüm otobüse kalıbımızı atıp bir an önce uyumaktı. Gidirken cam kenarında ben oturduğum için Erkut uyanıklık edip bu sefer erken davranmış. Tüh ya diyerek yatırdım koltuğumu arkaya. Nasıl uyuduğumu anlatamam: Gözümü bir açtım Afyon, bir daha açtım Ankara. Son gün yorulmalarını seviyorum. Yolun nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Tek uyuyan ben değildim. Herkes mışıl mışıl hatta azğı açıktı. Aşti’ye geldiğimizde dışarıdaki karı ve soğuğu görünce şok oldum. Antalya’nın sıcağından gelip de sabahın köründe ayazda donmaya hiç niyetim yoktu. O yüzden bisikleti bir taksinin bagajına attığım gibi tuttum evin yolunu.
Öğlene kadar uyuyup kahvaltı yaptıktan sonra [b]‘Muhteşem Antalya Turunu’ [/b] sizlerle paylaşmak için geçtim bilgisayar başına. Üç gün geçti hala kalkamadım. Umarım beğenmiş, siz de özenmişsinizdir. Bisiklet topluluğunu büyütmek ve bu tarz organizasyonların artması gerekiyor.
Konya’da Ironman Ekibiyle tanıştıktan sonra Antalya’da Ender Abi ve tayfasıyla tanışarak PedalSesi Ailesi olarak 2. güzel adımımızı attığımızı söyleyebilirim. İnşallah bundan sonra sırada İstanbul ve İzmir var. En yakın zamanda tüm pedal dostları ile görüşebilmek dileğiyle Allah’a ısmarladık.
Antalya Ziyaretimiz-2.Gün (03.02.2007)
Merhabalar,
Kurutmaya çalıştığımız sadece kıyafetlerimiz değildi. Vücutları da zor ısıttık maalesef odayı ısıtamayan klima yüzünden. E bu kadar yorgunluğun üzerine kim sabah 5:30’da kalkıp gidecekti terminale! Ben gidip karşılamak istiyordum ancak lens tak, saç düzelt, giyin derken hazırlanmam en az yarım saati bulacağı için bu işi gönüllü olan İsmail’e devrettik. ‘Kevs kalk kız, ben geldim!’ diye Mesut içeri girene kadar uyudum. İlker Abi ile yeni oda açtırmalarına rağmen orası soğuktur diye odalarımıza aldık onları.
Mesut’tan aldığımız habere göre sabah yağmur yine atıştırıyormuş. ‘Gece seni aradığımda hava kötü, boşuna gelme niye demedin kız,’ dediğinde ‘çok eğleneceğiz bak pişman olmayacaksın,’ diye vurdum başımı yastığa. Madem hava yine yağışlı uyuyalım bakalım biraz daha dedik. Saatimi 10.30’a kurarak yattım. Gün geçmiyor ki yol geçen hanının kapısı çalınmasın da Kevser uyusun. Saat 9:36’da Orhan Abi geldi ‘Tak tak tak! Ben çok acıktım, kahvaltı yapmayacak mıyız?’ diye. Kapıya bi’ bak diye dürtükledim Erk’i. Uyku sersemi kalkıp ‘Abi 10:30 da kalkıcaz zaten’ diye kapıyı açmasıyla kapaması bir oldu. Bir saat bir saattir diyip yattık yine.
‘Tak tak tak!’ Bilin bakalım bu sefer kim geldi. Yan odadan Serci. Arkadaşlar kahvaltı için bi’ şeyler almaya gidiyoruz dedi. Bu sefer yetti canıma, uyku bana haram diyip ben de kalktım. Ankara’dan yapıp getirdiğim börekler hala duruyordu. Onları da alıp Ertan Abi ile sahilde bir kafeye gidelim dedik.
Bisikletleri Ertan Abi’lerin depodan çıkarttık. O da nesi! Erk’in dişliler ve bazı yerler paslanmış. Nedeni dün tuzlu suya girmesi olabilir mi? Hani ben ‘Yapma sakın’ diye bağırırken dinlemeyen Erk’e bir kes daha ‘ben demiştim’ cümlesini kurdum. Neyse ki Ankara’dan gelirken aldığım sprey yağ çok işimize yaradı. Otelin önünde tüm bisikletleri yağlayıp bakımlarını yaptıktan sonra ‘Harika olduğumu söylemeniz yeterli arkadaşlar!’ diye havamı atıp hıııh diye saçımı savurup çıktım yola.
Kafeye girmeden önce kendimizi tutamayıp sahile atladığımız an…



Yine Ertan Abi’nin uyarmasıyla toplanıp çıkıyoruz yemek yemeye. Sağolsun işletme sahibi öğlene doğru kalabalıklaşmadan kahvaltımızı yapıp, çay içmemize müsaade ettiler. Hayatımda yapmış olduğum en keyifli, bol muhabbetli kahvaltılardan biri oldu. Tam takım gelen Kevs çantasından çıkardığı küçük ama işlevsel çakısıyla salatalık, domates biberi bir çırpıda doğradı. Evet arkadaşlar ‘Harikayım biliyorum’ diyerek peyniri de parçalara ayırdıktan sonra haniymiş benim aida bardakta çayım diye heyecanla beklemeye başladım. O kadar mutlu olmuştum ki yemek yerken aldığım zevkten dolayı çıkardığım sesler yüzünden meraklı bakışlara maruz kaldık.
Sahilde kahvaltı yaptığımızı öğrenen Ender Abi, İlknur Abla ve Erci de arabaya atladıkları gibi katıldılar aramıza. E n’apacaksınız gençler sorusuna, gezeceğiz diye cevap verince, iyi biz de tandemi alıp gelelim o zaman diyip ayrıldılar yanımızdan ancak bir bardak çay içerek.
Bol foto çekmeye fırsat doğru diyip bisikletlere atladığımız gibi sahil boyu gezmeye başladık. Bu sırada dün Kale’de karşılaştığımız Sarı Emre’de bize katıldı.
Bisiklet park yerini deniyorum hayatımda ilk kez…

Mutluluğumu anlatan en güzel fotoğraf…

Sarı Emre de bizlerle…

Ender Abiler geldiği anda hadi yola çıkalım derken Mesut arka tekerin havasını az buldu. Pompayı takıp hızlı hızlı basarken ‘Yahu yavaş incitme sibobu’ diye söylendim. O kadar çabanın sonunda lastiğin şişmediğini görünce söktüler. ‘Ben demiştim’ demek alışkanlık oldu. Sibobun etrafı yırtılmış. Ertan Abi bu sefer destek çıktı bana ‘kız sana orda sana yavaş dedi’ diye. Sonunda beni duyan biri çıkmıştı şükürler olsun…

Antalyalıların söylediğine göre hava serin bize göre ise mükemmeldi güneş yüzünü göstermese dahi. Alışmışız Ankara’nın ayazında gezmeye. Belki de kendimi korumaya alıyım diye giydiğim kayak montundan böyle hissediyordum ihhi.
Limanda biraz turladıktan sonra haydi bakalım Lara tarafına geçelim dediler. ‘Ne var orada?’ dediğimde, Ender Abi‘ Düden’in denize döküldüğü yer,’ diyince hadi o zaman ne duruyoruz diye uçtum havalara… İnanmıyorsunuz değil mi? İlerleyen fotolarda görürsünüz…

Antalaya’nın Meşhur parkında turlamak benim için çok eğlenceli oldu. Cam Piramit’in önünde hatıra pozları alıp yolumuza devam ettik.


‘Hadi Mesut’ diyip koşup havaya uçtuğumuz anda Erkut’un yakaladığı süper poz…
Yol çok eğlenceliydi. Antalya’da olmak, bu ekibi tanımak, hele ki bisikletle turlamak inanılmaz zevkli. MEB’den atamam olsa koşa koşa gelirim bu şehre diye söylenip durdum. Kısmet bakalım. Belki de emekli olunca yerleşiriz, belli mi olur!

Düden’e deli oldum. Zaman kısıtlı olmasa oradaki kayalıklara yatıp saatlerce suyun akışını izleyebilirim…

Aşağısı nasılmış diye foto çeken Erk’i endişelendirdiğim an…
Arka arkaya giderken birden ekibin eksildiğini fark ettik. Telefonla ulaştığımızda Ertan Abi’nin diskinin kırıldığını öğrendik. Biz tandemin peşinden yemek yiyeceğimiz lokantaya doğru giderken, Erciler arkada kalanların yanına döndü.
Günlerdir yolda olan aç Yavuz garsona ‘En doyurucu neyiniz var?, Kaç gündür yoldayım, kurtlar gibi açım diye cüssesinden beklenmedik tavır sergiledi.’ Hoş sohbetlerin eşliğinde güzelce yemeklerimizi yedik, muhabbet ettik.


Yemekten sonra otele kadar kıvırcık Emre bize eşlik etti. Otelin sahibi insafa gelmiş olacak ki bisikletleri aşağıdaki yemek salonuna indirmemize izin verdi.
Bi’ şeyler almak için markete gideceğini söyleyen Serci, yolda oteli arayan Patrick’i görmüşler. Sercan yorgunluğun da etkisiyle bir türlü adını hatırlayamadığı için ‘Pat Pat Patrick’ demiş kekemeler gibi. Patrickle selamlaştıktan sonra Ertan Abi’nin nazik davetini kırmayıp evlerine çay içmeye gittik. Bu sefer daha kalabalıktık. Ekibi 10’a tamamladık. Hoş sohbetin ardından sıcak su bitmeden duş almamız gerektiğini söyleyerek gece 10:30’da otelin yolunu tuttuk.

Otelde yine kaynar su bittiği için, ılık suyla idare etmek zorunda kaldım. Ne geç çıkıyorsun Kevs diyenlere krem sürdüğüm halde bir türlü dolaşan saçımı açamadığımı söylüyordum. Acelemiz ne miydi? O gün Patrick’in tura çıkışının 1. senesiymiş. Bizim çocuklar da marketten içecek bi’ şeyler ile hazır pasta almışlar. Kutlama yapıcaz dediklerinde durun hazırlanmadım daha desem de beklemediler. Islak saçla indim aşağı. ‘Muhabbet bağına girdim bu gece’ şarkısını söylüyordum içimden. Sabah erken kalkmamız gerek diyip çekildik odalarımıza…

Bugün gezerken liman tarafındaki dağın tepesinde gördüğümüz lokantaya tırmanalım diye Erkut niyeti bozmuş, Mesut’un da aklını çelmeye çalışıyordu. Bu arada dayanamadan lafa girdim ‘Siz sabahın 5’inde kalkıp da hayatta oraya gidemezsiniz’ diye. ‘Uykusuzsunuz, yorgunsunuz, yarın çok yer gezicez, yapmayın!’ diye ne kadar çok söylediysem de dinletemedim. Erk sabah için çantasını hazırlarken ben küt diye uyumuşum. Gece titrediğimi gören Erk kabus görüyorum zannetmiş. Üzerimde iki pike, iki battaniye olmasına rağmen ıslak saçla yattığım için kriz geçirircesine donuyordum. Sonunda dayanamayarak ‘ bu klima soğuk ayarda mı kaldı, bi’ bak ne olur!’ diye yataktan fırladım. Sıcaktaydı ama ben neden ısınamıyordum. Ellerim, ayaklarım buz gibiydi. Gecenin köründe Emre’lerin odasına giderek saç kurutma makinesini istedim. Başladım saçımı başımı kurutmaya. Baktım olacak gibi değil, makineyi battaniyenin içine sokup koca kalıbımı ısıtmaya çalıştım. Tam ısınmıştım uyuyacaktım ki ‘bu saatten sonra uyusam ne uyumasam ne! İki saat sonra yeniden kalkıcaz nasılsa’ diye çenesi düşen Erk uyutmadı. Hay benim çenemi! Nerden de açıldı konu ÖSS’den dershaneden. Arada sırada dalsam da soru sorduğunda ‘hııı, hııı’ demekten uykum kaçtı. Bir de Kevs’den uzak durun geceleri diye hıııh! Adım çıkmış dokuza, inmez sekize. Yahu sen uyumayacaksan uyuma, beni niye yaktın arada. Saatin çalmasına 10 dakika kala bir de bana ‘Kevser müsaade et de biraz uyuyum’ demez mi, sanki ben rahatsız etmişim gibi deli oldum!
Saati çaldığında duymadı. Bir kez daha Çaldı. ‘Erk, Eeeeeeerk! Pişt uyansana! Gitmeyecek misiniz?’ diye yatağına uzanıp dürtüklemeye başladım. Çabalarım boşa çıkınca amaaan bana ne yahu diyip yattım. On dakika sonra kapı çaldı. Gelen Mesut’du. Hadi gitmiyor muyuz diye Erk’i kaldırdı. E tabi benim uyku da mundar oldu yine. Ah şu üç gün boyunca adam gibi uyusam tam süper olacaktı. Hazırlanıp yola çıkmaları yarım saati buldu. Bisikletler aşağıda kilitli olduğu için, benim anahtarı verdim. Çözünce bisiklete tekrar takın dedim. En son hatırladığım aydınlatma için flaşörleri, köpekler için biber gazını almalarını, aç gitmemeleri için tahinli çöreği ve kan şekerinin düşmemesi için de çantadaki şekerleri yemelerini söyleyerek onları uğurlayıp yattım…
Sabah 8:30’da Akdeniz Üniversitesi girişinde buluşacaktık ve ben 40 dakikalık uykuyla duruyordum. Bari 7:30’a kadar uyuyum diyip vurdum başımı yastığa. Yeni gün nasıl başlayacak gerçekten çok merak ediyorum.
Antalya Ziyaretimiz-1.Gün (02.02.2007)
Merhabalar,
Haftalardır gün sayıyoruz. Heyecanla bekledik bu anı Antalya-Ankara ekipleri olarak. Ve işteee! O gün gelip çattı. Çocuklar gibi şeniz.
Bir gün sonra aramıza katılacak olan arkadaşımız Mesut da uğurlamaya geldi ‘Ben gelene kadar çok gezmeyin tamam mı?’ diye uyararak.

Gece 12:00’da ayrıldık Ankara’dan Kevser, Emre, Erkut, İsmail…
Antalya ekibiyle tanışacak olmamızın heyecanıyla önceki gece doğru düzgün uyuyamadım.
Yolculuktan pek haz almadığım için uyuyarak geçirmeye çalıştım tüm geceyi. Gerilirken arkamda oturan Emre’nin kafasına vurduğumu hatırlıyorum. Yanımda oturan (yeni kurbanım) Erkut’un dediğine göre de bir ara o kadar çok yüklenmişim ki zavallı çocuk az kalsın koridora düşüyormuş… Neyse ki daha önce öğretmiştim. Ben deli yatarım, fazla yayılırsam iki sars, kendime gelirim diye. Taktikleri iyi dinlemiş olacak ki ‘iki omuz salladım gittin pencere kenarına’ diyor hahahaha…
Karlı, buzlu, soğuk Afyon’da sıcacık çorbalarla içimizi ısıttıktan sonra döndük koltuklarımıza. İnşallah ikinci yarı daha çabuk geçer diye koydum başımı yanımda getirdiğim yastığa. Antalya’ya bir saat kala inanılmaz bir sis çöktü. Görüş mesafesi beş metreye düştüğünde hızımız baya kesildi. Acaba çok geç kalır mıyız? Antalya ekibini çok bekletir miyiz diye bir endişe kapladı içimi.

Neyse ki fazla geç kalmadan vardık terminale. Forumdaki fotolarda gördüğümüz kadarıyla bakındım etrafa tanıdık yüzler görebilecek miyim diye. Ender Abi’yi görür görmez el salladım sevinçle. O sırada Konya’dan Sercan ve Adana’dan Orhan Abi’nin de gelmiş olduğunu gördük. Otobüsten atlayıp selamlaştık Ender, Ertan , Gökhan ağabeyler ve Ercan, Ceyhun, Murat ile… Havanın serinliğine ve atıştıran yağmura inat çok sıcak bir karşılama yaptılar bizim için…
Bisikletlerimizi toplayıp bastık pedallara denize doğru. Kalacağımız oteli seçtikten sonra çantaları atıp ne yapacağımıza karar verelim dedik. ‘Ne yapmak istersiniz gençler? Yatıp dinlenmek mi, yoksa gezmek mi?’ diye sorulduğunda tabi ki sizinle vakit geçirmek isteriz diye cevap verdik yağan yağmura aldırmadan. Haydi bakalım kahvaltıya diyerek takıldık abilerimizin peşine…


Şu sevgi pıtırcıklarına bi’ bakın…

Islak zeminde inşallah kaymadan kazasız belasız bir gezi yaparız umuduyla çıktık varyantı. Cadde kalabalık olduğu için tramvay yoluna girdik. Önden üç kişi Güllük Caddesi’ne döndük. Arkada kalanları merak edip sorduğumuzda Erkut’un tekerinin rayların arasına girince düştüğünü öğrendik. İlk kaza haberimiz de bu şekilde geldi. Acaba önemli bir şey var mı diye merak ederken Erkut’un ‘Ben düşmem Kevser! Hiç heveslenme,’ cümlesi aklıma geldi.


Ekip toplanınca girdik bir çorbacıya. Sabahın köründe çorba mı içilirmiş, ay bir de sarımsaklı mantı mı yenirmiş demeyin. O bizim için öğle yemeği gibiydi saat henüz erken de olsa… Kim kiminle ne konuşacağını şaşırırken ben her zamanki gibi tüm masalara yetişiyordum…

Yemekten sonra hadi şöyle bir şehir turu yapalım dedik. Çıktık Mevlana mevkiindeki bisikletçinin yoluna. Yağmurdan çok yanımızdan geçen arabaların sıçrattıkları su ıslattı boydan boya. İyi ki yağmurluk almışım, çok akıllı kızım değil mi diye onaylattım bizimkilere…

Ekipten bazı arkadaşlar Cuma namazını kılmak için arka sokaktaki camiye gidince ben de kalanlarla muhabbet ettim. Sandalyede sabit duruyum iki dakika oturuyum desem de duramıyordum. Kah dışarı çıkıp yağmurda dolandım kah içeri girip laf yetiştirdim…
İşimiz bitince hadi bu sefer de kaleye gidelim dedik. Tarihi Yivli Minare’de hatıra fotoları çektikten sonra saldık ‘bisi’leri taş kaldırımlardan aşağı. Sonuna kadar fren sıktığım halde virajları almakta zorlanıyor, bir türlü bisiklete hakim olamıyordum. Hoyyy oy oy diyerek inerken bir kaydım pir kaydım. Neyse ki birkaç adımda toparlayarak düşmekten son anda kurtuldum. Düşseydim arkamdan gelen Murat’ı da sürükleyeceğim kesindi.

Kaledeki limana indiğimizle Emre adında yeni bir arkadaşla karşılaştık. Ben Emre’nin bisikletçi olduğunu sonradan öğrendiğim için yanından es geçtim ne olduğunu anlamadan. O sırada Erkut’un lastiğinin patladığını öğrendik. Tarihi bir yapı olan İskele Camii’nin altına sığınıp yapalım dedik. Yama yerinden patladığı için yedek lastiğe ihtiyacımız vardı. İndiğimiz yokuşu Serci ile Erci yeniden tırmanmak zorunda kaldı. Çiseleyen yağmur o ara coşup sağanak halini aldı. Yedek lastik alıyım mı dediğimde gerek yok canım şehir içinde gezicez diyenlere ‘Ben demiştim’ diye söylendim…

Bu sırada Ender Abi ile Ertan Abi de benim bisiklete aldığımız çamurluğu takmaya çalışıyorlardı. Bana düşen bir iş olmadığından başladım şarkı söylemeye. Yerimde duramıyor ona buna sataşıyordum. Bulunduğumuz ortamın ekosu iyi olunca e bir de şarkı söyleyeyim bari diyerek başladım bağırmaya. Yanımıza yabancılar geldikçe susuyor, gittiklerinde tekrar başlıyordum. Baktım olacak gibi değil madem ki yağmurluğum var tadını çıkarıyım diye attım kendimi dışarı… Hoyyy damlalar kaksıma çarptıkça çıkardığı ses çok hoşuma gitti. Islanmak güzel şeydi e tabi yedek kıyafetin varsa! Neden mi? Anlatırım sonra…

Bu kadar ıslanmak yetti diyip otelimize doğru ilerlemeye karar verdik. Akşam ne yapacağımıza ise daha sonra telefonla haberleşip kararlaştırırız diyip girdik tramway yoluna. Orhan Abi de lastiği raya sıkıştırıp düşünce onun sesine korkan Murat da aynı şekilde düşmüş. Aman yahu ne oluyor bize derken İsmail de aynı şekilde yeri boylayınca aman Kevser dikkat et sıra sende olabilir diye uyardım kendimi. İyice çapraz geçmeye başladım makas yerlerinden. Bu arada giderken düşen Erkut acaba dönüş yolunda gidondaki ışığın pilini bulabilir miyim diye dikkatle yere bakıyordu. Şahin gözlü arkadaşım pili buldu. Hemen sevinmeyin oh be diye Erk gibi. Tamway ezdiği için pek işine yaramayacağı aşikar.
Varyantdaki virajlara deli oldum. Ne kadar güzel bir yoldu o öyle. Yoldan aşağı akan sular çok güzel süzülüyordu. Fren pabuçları yağan yağmurun etkisiyle iyice aşınmış, ya biterse diye beni korkutmaya başlamıştı. Aman ha Kevs, hıza aldanma, acele etme diye tembihledim kendimi. Sahile geldiğimizde ise sol tarafımda kalan denizi izlemek için büyük çaba sarf ettim düşersem bunlar bana da güler diye.
Madem ki iç çamaşırlarımıza kadar ıslandık, hadi o zaman denize de girelim diye indik sahile. Erk’in inişi biraz farklı oldu tabi hepimizinkinden. Önde giden Serci ‘gelme sakın ön teker batıyor’ dese de yavaş gittiği halde geç kalan erk bisikletin ön tekerinin gömülmesiyle bisikletin üzerinden kafa üzeri uçarak giriş yaptı sahile. Bizse adam akıllı bisikletleri park edip atladık.

Daha ne kadar ıslanabilirim mantığıyla Erk suya ayaklarını sokarken bisikletiyle objektiflere poz vermeyi ihmal etmedi. ‘Yapma sakın’ diye bağırıyordum ama dinleyen kim. Bir ara öyle bir dalga geldi ki kaçışımı fotodan görebilirsiniz. Ertan Abi ‘hadi bakalım gidiyoruz çocuklar’ diye işaret verince çıktık yeniden sahil yoluna.


Otele döndüğümüzde duşa girebilmek için hangimiz önce diye yarışmaya başladık. Duş faslı bittikten sonra sıra geldi elbiselerimizi kurutmaya. Üzerimizden ne kadar şey çıktıysa astık dolabın üzerine klimanın etkisiyle kurusun diye. Ama yok giysilerden su damlıyordu resmen. Bu sefer de Erk ile sıkmaya başladık giysileri. Yarına kadar mutlaka kurutmalıydık…
Otelden rica ettiğim saç kurutma makinesiyle saçımı kurumaya çalışırken odamıza gelen Serci de ütü ile eşofmanını kurutmaya çalışıyordu. Ben kapkalın polar eşofmanlarımı giyip sıcacık oturmuşken çabaları görülmeye değerdi. Akşam yemeği için nereye gidelim ne yapalım diye muhabbet ederken o sırada Ender Abi aradı. ‘Çocuklar akşam bir yere gitmeyin, İlknur Ablanız sizi yemeğe davet etti’ dedi. ‘Yok bize olur mu hiç öyle şey. Hem kalabalığız hem çocukların üzeri ıslak. Biz sizi rahatsız etmeyelim’ dediysem de dinletemedim. Yanlarında zahmet edip yedek kıyafet getirmezlerse olacağı bu. Bir de benimle dalga geçiyorlardı bu çantaya bu kadar ne doldurdun diye. O zaman da söyledim yine söylüyorum. ‘Eşek gibi taşırım, kral gibi yaşarım kardeşim!’ Bu sırada sakın denize girme dediğim Erk ayakkabılar sırılsıklam, n’apıcam ben şimdi diye düşünmeye başladı. Allah’tan yanımda yeni çorap vardı. Onu giydikten sonra, bugün kullanmış olduğum yağmurluğun kollarını kesip ayağına geçirdik. En azından eve gidene kadar ayağını sudan korurdu. Bu kadar erkeğin içinde tek kız el üstünde tutulup şımartılacağım yerde, bir de onlara annelik yapıyordum. Ah şu erkekler pufff!…
Ender Abi ile eşi İlknur Abla otelin önüne kadar üşenmeden iki araba gelip bizi alarak evlerine götürdü. İyilikleri karşısında ezilip büzülüyorduk. Eve varır varmaz ellerimi yıkadığım gibi mutfağa daldım İlknur Abla’ya yardım için. Ne de olsa o çalışan bir bayandı ve kızları da henüz işten gelmemişti. ‘İsterseniz salatayı ben yapıyım. Bu sene mutfak dersi görüyoruz.’diye teklif geldi Erk’den. ‘Yardıma ihtiyacımız olursa seni çağırırız,’ diyerek yolladık mutfaktan. İlknur Abla hem çalışıp hem de ev işinden anlayan hamarat bir kadın. Yarım saatte kaç çeşit yemek yaptı inanamazsınız. Belki de sofradaki fotoları görünce inanırsınız… Salatayı yaparken ‘o bıçak öyle tutulmaz, yanlış yapıyorsun. Baş parmağını bıçağın üstüne koyacaksın, sonra cırt cırt diyen Erkut’a verdim bıçağı yap da görelim beyefendi diye. Domateslerde sorun yok gayet güzel doğradı küp küp. Ancak iş soğana gelince berbat etti sanki dolma içi hazırlıyoruz. Bu sefer ben ona öğrettim nasıl ince ince kıyacağını. ‘Aa! Sevdim bak bu yöntemi,’ diyerek terk etti mutfağı hahaha. İlknur ablayla dedikodu yapmaya başladık erkekler hakkında. Ben komik varlıklar olduğundan bahsettim o da evde daha çok yardımcı olsalar süper olacağından!.. (Ender Abi emekli biri olarak bu laf sana sanırım, benden söylemesi!)
Ender Abi’nin kızları geldi sırayla. Önce Selin, sonra Pelin. Onlarla tanıştığımıza da çok memnun olduk. Ancak Selin’in o gün rahatsızlanmış olması hepimizi üzdü. İlknur Abla elinden gelenin en iyisini yaptı ancak hepimizin aklı Selin’de kaldı. Güzel muhabbetler eşliğinde yedik yemeğimizi. Sonracında ise Erci, Ceycey, Ertan ve Gökhan Ağabeyler de aramıza katıldı. İlknur Abla çayları (iki demlik) demlediğini söyleyerek Selin’i hastaneye götüreceklerini söyledi. Zamanlamamız kötüydü belki ama yapacak bir şey de yoktu. Ne biz biliyorduk Selin’in hasta olduğunu ne de annesi. Ziyaretin kısası makbuldur diyerek ayrıldık evden. Bizi yağmurda tekrar ıslanmaktan kurtarıp arabalarıyla otele bırakan Gökhan ve Ender Abi’ye yine teşekkürlerimi sunarım…

Uzun bir gün geçirdik. Yarın sabah erken kalkmalıyız diyerek odalarımıza çekildik. Avrupa yakasındaki Tahsin Amcaların evini aratmayan bir odaydı bizimki. Gireni çıkanı belli değil. Kapıyı tıklatan ha arkadaşlar bi’ şey daha söylicem, şunu n’apıcaz bunu n’apıcaz derken giriyordu içeri. Sonra muhabbet uzayıp gitti bir müddet. Büyük yatağı ben kaptım çok dönerek yattığım için, Erk’e ise küçük yatak kaldı haha. Üzerimde iki pike bir battaniye olmasına rağmen donuyordum. Yahu benim uykum yok hadi muhabbet edelim dediğimde sen anlat ben dinliyorum dedi Erk. Başladım bi’ şeyler anlatmaya. Aradaki buzdolabından yüzünü göremiyordum. Çakal hemen uyudu. Ben de bari Beyaz Show’u izleyim diye televizyonu açtım. Bekle bekle program yok. En sonunda ben de sızmışım… Sabaha kadar kesintisiz uyudum yarın ne yapacağımız belli olmadan. En son hatırladığım yatarken ‘Allah’ım ne olur hava güzel olsun’ diye dua ettiğim. Göreceğiz bakalım yarın olaylar nasıl gelişecek…
(Ay terbiyesiz kız. Bak görüyor musun bize teşekkür etmemiş diyen varsa aranızda sabretsin. Hepsini sona saklıyorum.. ihhi .heh)