Belek`ten Antalya`ya Bir Dost Ziyareti 20.05.2009
Merhaba Bisiklet Severler,
Toroslar gezimizi tamamladıktan sonra turu uzatıp Belek’te kalmaya karar vermiştik. Belediye’ye ait Beach Park’ta güneşin etkisiyle zoraki uyanıyoruz. Bir de yetkililerin bize göstermiş olduğu iyi niyeti suistimal etmemek için etraf kalabalıklaşmadan bir an önce çadırımızı toparlayıp demir atları hazırlayalım istiyoruz. Bugünkü plan ise Antalya’ya varıp dostları ziyaret ettikten sonra Ankara’ya dönmek.

Bir pastane bahçesinde sınırsız çay ve açık büfe kahvaltı ile güne başlamak insanı pozitif kılıyor. Açık havada da insanın öyle bir çay içesi geliyor ki sormayın gitsin!

Acaba denize girsek mi girmesek mi! Amaaan diyorum şimdi üstünü giyin yüz, gez, kıyafetleri yıka, duş al, upuzun saçları kurut, yeniden giyin… Offff insan sayarken bile yoruluyor. Madem öyle denizi boşverelim yediklerimizi eritene kadar çimlerde manzaranın keyfini çıkaralım diyoruz.
Yanımıza yavru bir köpek geliyor. Sıpa gelir gelmez yeni aldığımız buz gibi suyun şaşalını yalamaya başlıyor. “Amanın Serkan şişeyi kurtar” diyorum. Hayvancağız çok susamış belli ki. “Serkan avcunu aç ben su döküyüm de hayvan içsin. Ay yavrum kıyamam!” Serkan itiraz etmeden hatta büyük bir zevkle köpeciğeee su içiriyor.

Gece düğün mü davet mi ne varmış. Yüksek sesli müzik yüzünden çok zor uyuduk. Gölgedeki salıncakta sallanarak uyumak müthiş oluyor. Bebekleri şimdi daha iyi anlıyorum…

Ha şimdi ha sonra aman bir dondurma yiyelim bir de buzlu su alalım derken yola çıkmamız öğleden sonrayı buluyor. Yine sıcağa kalıyoruz.

Yol inanılmaz sıkıcı ve çok fazla araç dolu. Yoğun trafikte müzik dinlemek tehlikeli olabileceği için onu da yapamıyorum. Bir ara inanılmaz şekilde başıma ağrı giriyor. Beynim zonkluyor resmen araç gürültüsünden. Yol üzerinde çok fazla çilek satan var. Ha bundan alalım ha sonrakinden derken fiyat soruyoruz. “Ohooo abi Ankara’da daha ucuz sen ne yaptın yahu!” diye tepkimizi belli ederek almıyoruz. Ta ki yeter artık alalım ileride bulamayacağız deyip de durana kadar. Hakikaten durduğumuz kişi de son çilek satan kişiymiş. Serkan “yürü Kevser boşver” dediğinde eğer onu dinlemiş olsaydım Ankara’ya kadar “bir çilek aldırmadın, bak yiyemedik işte” diye beni dinler dururdu. O yüzden bence o da çok memnun oldu bulduğumuza hahahah… Şimdiye kadar yediğim en güzel çileklerden biriydi. Adam sabah daha yeni toplamış ve hormonsuz. Mis gibi kokusu, ekşimsi bir tadı ve hala yıpranmamış ufacık tüyleri… Offf çok güzeldi be Kanka!.. Ağzım sulandı vallaha yazarken…

Benzinlikte çileklerimizi yerken Antalya’dan Ender Abi’yi arıyorum. “Abi biz birazdan Antalya’ya giriş yapacağız. 26km yolumuz kaldı. Eğer boşsanız sizi de bir görmek istiyoruz. Daha önceden arayıp da haber vermedim bilerek. İlkur Abla’nın hazırlık yapmasını istemedim. Öyle sürpriz olsun istedik.” diye açıklamı yaptım. Onlar da 3 arkadaş bisiklet üzerindeymiş. Habere çok seviniyor. “Tamam o zaman biz de arkadaşlarla size doğru gelelim” diyor. Haluk Abi, Çetin Abi ve Ender Abi bizi karşılamaya geliyorlar.


İlk önce Ender Abi’lerin evine gidip İlknur Ablalar ile kısa bir sohbet ediyoruz. Serkan’ın Antalya’ya ilk gelişi. Hava kararmadan önce Düden’in döküldüğü yere hemen gidelim de gelelim diyoruz. Ender Abi bize eşlik ediyor. Zaten evlerine çok yakın.



Ender Abiler baya baya emekliliğin tadını çıkartıyor. O kucağında kedisini severken İlknur Abla’da bahçeye ektiklerini gösteriyor. Özenmemek elde değil!


İlknur Abla “akşam yemeğe kalın” diye çok ısrar ediyor. “Daha Serkan’ın kuzenini ziyaret edeceğiz, yola çıkmamız gerek ne olur zahmet etme. Biz sizi ziyarete geldik. Görmeden geçmeyelim istedik,” diyoruz. “Olur mu öyle şey” deyip iki dakikada mutfakta ne buluyorsa önümüze seriyor.

Her zamanki gibi çay fincanlarına güzel muhabbetler eşlik ediyor. Çetin Abi ile ilk defa tanışıyoruz. Kendisi emekli albay. İnanılmaz beyefendi, çok cana yakın, dolu dolu bir hayat yaşayan tam bir gezgin. Daha önce defalarca Alpler’i aşmış motoruyla. Bisikletle gitmediği yer kalmamış. “Abi sen ne kadar mütevazı bir insansın! Başkası olsa ballandıra ballandıra anlatır. Biz senin ağzından kerpetenle laf alıyoruz. Dünya’yı gezmişsin. Senden öğreneceğimiz çok şey var. Neden anlatmıyorsun!” diyorum.

Alıcıoğlu çiftine emeklilik hayatlarında her zaman böyle neşeli ve bol pedallı, uzun yıllar diliyorum. Misafirperverlikleri için de tekrar tekrar teşekkür ediyoruz.

Çetin Abi gideceğiniz yere kadar size eşlik edeyim diyor. Yolda giderken sabrına ve efendiliğine bir kez daha hayran kalıyoruz. Önümüze direksiyon kıran arabaya biz haya huya diye söylenirken o kibarca uyarıyor. Bisiklet yolunda ellerini arkasında birleştirip göbeklerini öne çıkartarak yürüyen amcalara sadece “iyi akşamlar” diyor. Serkan yahu “bir insan nasıl bu kadar sabırlı ve anlayışlı olabilir!” diye hayretimi gizleyemiyorum.

Bu fotoğrafı çeken çocuğa tarif ederken ben de fotoğrafla ilgileniyroum zaten biliyorum diyor. “E hadi çek bakalım diyorum!” Kimsiniz nerden geliyorsunuz deyince açıklıyoruz. Bizi forumdan tanıdığını söylüyor. Şimdi hatırladım diyor. Mehmet Fatih de Akdeniz Üniversite’sinde okuyormuş. “Akübit gezilerine katılıyor musun? Orada Taylan var, tanıyor musun?” diyorum. “Evet tanıyorum” diyor ve başlıyor anılarından anlatmaya. Bisikletten muhabbet açılınca gideceğiniz yere kadar ben de eşlik edeyim diyor. Zahmet etme yorulma derken bu sefer Çetin Abi’ye dönüp “abi bizi Fatih bırakacakmış sana zahmet olmasın bari. Sabahtan beri bisiklet üzerindeymişsin” diyoruz. Çetin Abi ile tanıştığımıza ne kadar memnun olduğumuzu söyleyerek vedalaşıyoruz. “Taylan’a benden çok selam söyle. Az bisikletimi tamir etmedi. Çetin Haca’nın selamı var” de o anlar diyor. E şimdiden aleykümselam diyelim…

Normalde yolumu çok iyi bulmama rağmen akşam olunca yolları sapıtıyorum. “Fatih seni bize Allah gönderdi. İyi ki karşılaşmışız. Sen olmasan biz kaç saat arardık bu adresi” diyoruz. 78km’lik yorgunluğun ardından tipimzi kaymış bir vaziyette gideceğimiz yere varıyoruz.
Bizi karşılayan, evinde ağırlayan, yolda eşlik eden, güzel muhabbetlerini esirgemeyen tüm dostlara selam olsun. Hepinize ayrı ayrı teşekkürler. Yolunuz Ankara’ya düşerse her zaman bekleriz. Bizim de düşerse sizleri ziyaret etmeden geçmeyiz. Kendinize çok çok iyi bakın. Hoşça kalın…
Antalya’ya sevgiler saygılar efeeeem.
Köprülü Kanyon – Serik 19.05.2009
“Bitse de Bitmedi!”
Köprülü Kanyon’dan Serik’e varan yolculuğumuzda ise portakal bahçeleri ve masmavi sular eşlik etti bizlere. Yaz portakalı nedir bu turda öğrendim. Bu sıcakta portakal mı yenirmiş karpuz varken demeyin. Dalından koparılmış bol sulu portakalı yediğimde “ ben kışın böyle portakal görmedim” dedim.
Orman işletmesine ait arazide kesilip üst üste yığılan tomrukları görünce içim cız etti. Yine şaşırıyorum insanoğlunun ne kadar tüketici ve yok edici bir varlık olduğuna.
Serik ilçesinin 8 km doğusunda Aspendos’u ziyaret etmeden geçmeyin. Burası Köprüçay Irmağı ile limana bağlandığı için, her çağda ele geçirilmek istenen kentler arasında yer almış. Aspendos Antik Tiyatrosunun küçük bir hikâyesi de var. Aspendos kralının o zamanlar çok güzel bir kızı vardır ve herkes onunla evlenmek ister. Fakat kral kimde karar kılacağını bilemediği için halka şöyle duyurur: “kim halkımız, şehrimiz adına en yararlı ve güzel şeyi yaparsa kızımı ona vereceğim.” Bu durum üzerine de iki büyük eser çıkar ortaya. Bu iki eseri de iki ikiz kardeş koyar ortaya. Biri; müthiş bir geometrik hesaplamanın sonucu olarak ortaya çıkarılıp inşa edilmiş, şehre su getiren su kemerleri; diğeri ise orkestrasında yere metal para atıldığında en üst tarafından dahi o sesin duyulduğu dünyanın o zamanki ve günümüzün akustik olarak en iyi olan tiyatrosudur. Mimarı da Zenon’dur. Kral su kemerlerini gördükten sonra kızını su kemerlerini yapan mimara vermek ister fakat daha sonra tiyatroya girdiğinde tiyatronun yukarı tarafında gezerken bir ses duyar. Ses, “kralın kızını ben almalıyım, onu bana vermeli” der. Bu akustiğe hayran kalan kral kızını mimar Zenon’a vermekte karar kılar. Kral düşür taşınır ve her iki yapıyı da çok beğendiğinden adaleti sağlamak adına kızını ortadan ikiye bölmeye karar verir. Ancak su kemerini yapan mimar, kıza olan sevgisinden dolayı aradan çekilir. O yüzden kız, tiyatroyu yapan Zenon’a kalır. Adı üstünde bir hikaye. O devirde biri beni böyle istese annem de babam da “al hayrını gör” diyip bir an önce kurtulmaya bakarlardı! Hoş devir çok da fark etmez sanırım aynı şeyi şimdi de yaparlar! Hahahahaha…
Veni, vidi, vici! Yani geldim, gördüm, yendim. Geldim! “Gel misafirim ol, yamacımda dinlen, buz gibi suyumdan iç, rüzgarımla okşayayım tenini, haline şükret dedi de Toroslar, O’na geldim. Gördüm! Yurdumun tenhada kalmış en güzel mekanlarından birini gördüm. Turkuaz renkteki berrak sularını, nadide çiçeklerini, tarihini, eşsiz güzelliklerini, yüce doruklarında karları, eteklerinde güneşin zerrelerini gördüm. Yendim! Tabi ki Toroslar’ı değil kendimi. Atladım bir kademe daha en ileriye doğru uzanırcasına. Kimsenin kimseye gücünü ispatlamasına gerek yok. Ne ben onu aştım diye gururu incindi ne de doruklarına kadar çıkamadım diye ben kahroldum. Biliyorum ki bir dost daha kazandım. Ne zaman başım sıkışsa, ne zaman dara düşsem biliyorum ki O hep yanımda. Kaçar giderim canım istediğinde bu şehirden. Sen sıkma canını Toros, “Biliyorum! Başının üstünde yerim var. Yine geleceğim, sadece bekle beni!”
Tur Bilgileri;
Sabah kalkar kalkmaz bir miskinlik çöktü üzerime. Ayhhh, vayyy, amaaayn derken gerile gerile kalktım yattığım yerden. Çadırdan çıktığımda karşımdaki ağaçla göz göze geldim. “Amanın Serkan bak dut ağacı!” deyiverdim. Lenslerimi takmamam bu sefer görmeme engel olamadı.
Beyin uyanışı henüz gerçekleşmedi. Ama çabalıyorum en azından.
“Kevser kelebeğin büyüklüğüne bak!” diye seslendi Emre. Önce gidip bakıyorum sonra makinemi alıp yanına koşuyorum. Kelebeğin öldüğünü ikinci kez gittiğimde anlıyorum. Hayatımda ilk defa bu kadar büyük kelebek görüyorum. Tıpkı belgesellerde izlediğimiz imparator kelebekler gibi. Türkiye’de böyle bir tür olduğundan bihaberdim. Klasik bir soru geliyor aklıma! Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?..
Büyüklüğünü anlayabilmeniz için elimi açıp yanına koyuyorum. Bilenler bilir! Öyle elim de küçük değildir hani. Basket topunu tek eliyle kavrayabilen birine göre düşünün! Hahahaha
Esneme germe hareketleriyle sporunu tamamlayan Müfit Abi’nin yanına gelen Serkan “aaa başlıyor muyuz abi?” deyince Müfit Abi “bitti bile” diye cevap veriyor. “Yok abi spora değil kahvaltıya!” deyince Nurettin Abi bu durumdan pek bir keyifleniyor.
Müfit Abi motoru neden inceliyorsun? Yoksa düşündüğüm şey mi?..
Bugün bol vaktimiz var deyip hareketleri ağırdan alma lüksümüz var.
O zaman birkaç poz çekelim,
Ve işte yola çıkma zamanı;
Bu turkuaz rengi çok özleyeceğim diye mola verip uzun uzun izliyoruz.
Bugün hiç iyi bir başlangıç yapamadım. Bel fıtığı yeniden nüksediyor. Sanırım dün gece yoga yaparken ters bir hareket yaptım. Rampa tırmanırken belim çok zorlanıyor. Ağrıyan yeri elimle tutarak ve vites düşürerek ilerlemeye çalışıyorum. Bel çantası da belime iyice baskı yapacağı için çıkarıp bagaja bağlıyorum. Ağrı dayanılmaz hale gelince “benim sallanmam lazım” deyip en uygun yerde mola istiyorum.
Ben tutup sallanacak dal ararken sıcaktan bitkin hale düşenler dinlenmeye çalışıyor.
Kendime geldikten sonra ağaçların güzelliğinin farkına varıyorum. Selvi boylum al yazmalım…
Geç olsun güç olmasın. Ekibi yol kenarında dinlenirken yakalıyoruz.
Teyzem çok güzel gözleme yapıyor. Ayranı da bir o kadar güzel. Sıcağın da etkisiyle kişi başı neredeyse ortalama beşer bardak ayran içiyoruz. Ancak ayran ve gözleme fiyatını duyunca dudağımız uçukluyor. Gözleme üç lira gayet normal ancak ayrana 1,5 lira çok istedin be teyze! “Bak çok içtik azıcık indirim yap!” diyoruz.
Ara yollara saparak Aspendos’un yolunu tutuyoruz. Yolda bir portakal bahçesine davet ediliyoruz.
Yeni bir şey daha öğreniyorum. Yaz portakalı denen bir şey varmış. Kışın bile ben bu kadar güzel portakal yiyemedim diyerek dalıyoruz bahçeye.
Abilerimizin gözü çok tok. “Yiyin yiyebildiğiniz kadar!” diyorlar. E bizimkiler de hakikaten sınırlarını deniyor. Nurettin Abi ben 10 tane yedim diyor. Müfit Abi ben 8 tane yedim diyor. “Yok artık! Ben daha ikinciye yer açmaya çalışıyorum ayrandan! Ne çabuk midenizde yer açıldı!” diye şaşkınlığımı ifade eden cümleler kuruyorum.
Hatıra fotoğrafı çekmeden gidemeyiz.
Mutafa Gündoğdu ve arkadaşlarına çok teşekkür ediyoruz. Abicim kesenize bereket. (Bu arada hatıra fotoğraflarını ellerine ulaştırdım. Ekiptekilere duyurulur!)
Yiyemediğim portakalları sonra yerim deyip çok az yüküm varmış gibi bagajda bir yere tepiştiriyorum. Yeniden yola çıkıyoruz.
Suyun rengine yine takılıp kalıyorum. İçimden buz gibi sulara atlamak geliyor…
Ama bu ürkütücü görüntü hayallerimi pufff etmeye yetiyor.
Ve nihayet Aspendos!
Yolculukta fazla açılmayalım derken bir de müze kartına 20 lira vermek içime oturuyor. “Tek girişlik bilet alsak olmaz mı!” diyoruz ancak böyle bir uygulamanın olmayışı bize çok saçma geliyor.
Serik’e doğru çıkıyoruz yola,
Enerjisi tamamlanmış ekibin neşesi de yerinde olunca Serik’e varmak fazla bir vaktimizi almıyor.
Emre’lerin grup Serik’te kalıyor. Müfit Abiler ise Belek’e pedallayacağız diyor. Biz de Serkan ile ne yapsak acaba diye düşünüyoruz. 19 Mayıs nedeniyle otobüsler dolu. Bir gün daha uzatacağımız aşikar ama nereye gitsek acaba!
Müfit Abi’lerin peşine takılıp biz de Belek’e kadar pedallıyoruz. Onlar bir arkadaşının yanına geçiyor biz de merkeze. Çarşıda gezerken kamp atacak bir yer olup olmadığını soruyoruz. Bizi belediyenin Halk Plajına yönlendiriyorlar. Milyon dolarlık golf kulüplerinin yanında halka açık pek yer kalmamış doğrusu. Belediyeye ait Beach Park’a vardığımızda ağzımız açık kalıyor. İlk defa belediyeye ait bu kadar güzel bir park görüyoruz. Sağ olsun müdür bey tarihte bir ilke imza atarak arkalarda bir yere çadır kurmamıza izin vererek bizi büyük bir dertten kurtarıyor. Kendisine buradan tekrar teşekkür ediyoruz.
Tur muhteşem geçmiş, deniz güzel, fasıl çalıyor, çalışanlar çok cana yakın, e bir de ızgara balık oldu mu değmeyin keyfimize. Serkan şarkılara eşlik ederken ben de ağzım kulaklarımda manzaranın ve yemeğin tadını çıkarıyorum. “İyi ki son anda karar değiştirip gelmişsin be kanka!” deyince “vallaha doğru söylüyorsun,” diye karşılık veriyor…
Tur Bilgileri:
Tarih: 19 Mayıs 2009 Salı
Mekan: Köprülü Kanyon – Aspendos – Serik- Belek
Mesafe: 65 km
Tırmanış: 552 m
Tur Zamanı: 4:25
Başlangıç ve Bitiş: 10:30 ve 17:00
Dört günde toplam 222 km ile ve birçok anı ile sorunsuz bir şekilde turumuzu tamamlıyoruz. Mesafeymiş, zamanmış, hızmış böyle basit şeylere takılmadığımızı, çıktığımız turdan son anına kadar keyif almak için pedal bastığımız fotoğraflardan ve gezi yazılarından anlaşılıyordur. Tura katılan ve uyumlu bir şekilde turu tamamlayan herkesin ayaklarına sağlık! Her zaman belleğimde yer alacak çok güzel bir gezi oldu benim için. Umarım sizler de aynı duyguları paylaşıyorsunuzdur.
Bir başka turda görüşmek dileğiyle Allah’a ısmarladık efendim!
Sevgi ve saygılarımla.
Çetince – Köprülü Kanyon 18.05.2009
“Hayyyy Hop!”
Turumuzun üçüncü gününde dağların izin verdiği ölçüde oluşan düzlüklerdeki renk renk, çeşit çeşit mis kokulu çiçekleri koklayıp içimize çektik. Köylerde halen bozulmamış içten insanlara konuk olduk. Çaylarını içip, yemeklerini yedik. Köprülü Kanyon’a bir an önce varıp buz gibi sularına kendimizi salıvermek için acele ediyorduk.
Köprülü Kanyon’un kaynağını Isparta Aksu’dan gelen nehir ve Karacahisar Köyü’nden çıkan su oluşturuyor. Kat ettiği uzun yolun sonunda Antalya’dan denize dökülüyor. Rafting yapmak isteyenler yazı beklemesin, baharı da kaçırmasın derim. Suyun debisi oldukça yüksek, hoplaya zıplaya gitmek için oldukça elverişli. Sekiz kişi ile “haaaay hop” diyerek kürek çekmekten ertesi güne kollarımız ağrıdı. Öndekinin küreğinden sıçrayan buz gibi sular güneşten kavrulan tenimize değdikçe sanki dalgadan hopluyormuş gibi irkildiğimizi çaktırmama çabalarımız da görülmeye değerdi.
Tur Ayrıntıları;
Gece bir an olsun uyuyamadığım için sabah patlak gözlerle doğruldum yataktan. Gözlerim öyle şişmiş ki lensi bile takmakta zorlanıyorum. Kahvaltı için salona gittiğimizde her şeyin hazır olması ve masada duran bir demlik çay uykumu açmama yetiyor.
Sabah sabah bana sataşıyorlar ama Kevser fırtına öncesi sessizlik gibi dingin ve durgun. Kimseye sataşacak hali yok. Ama bu demek değil ki gün boyu böyle olacak!
Alabalık havuzunun ortasına geçiyorum, içimden “inşallah düşüp de rezil olamam” diye geçirerek.
Mataralar buz gibi suyla dolduruluyor.
Millet yola çıkmaya hazır olduğunda ben kendimi ortalıkta eşofmanlarımla dolaşırken buluyorum. Bir tülü kendime gelemedim. Kendine gelemeyenler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Mehmet Abi’ye dünkü rampalar çok gelmiş. Hayatta 10km rampa çıkamam diyor. Acaba ben de mi onunla gitsem diye düşünüyorum. Ekip gelene kadar biraz uyuma şansım olur belki! Serkan’a sen de gel beraber gidelim derken “yok ben çıkacağım” diye ısrar ediyor. Müfit Abi “çakma bisikletçi bunların hepsini forumda yazacağım” diyince Serkan iyice gaza geliyor ve çıkacağım diyor. Eşyalarını hazırlayıp yola çıkacakken bir de bakıyor ki yine lastik patlamış hahahahaha. “Yaa ben bir şey biliyorum da söylüyorum sen de bizimle geliyorsun” diyorum. Üçümüz yola araçla devam ederken diğerleri de sabahın serinliği geçmeden bir an önce rampaları bitirmek için yükleniyor pedallara. Yanlarından geçerken nanik yapması ve “bas bas” demesi gerçekten çok eğlenceli oluyor. Arkada oturan Serkan onların fotosunu çekiyor onlar da bizim.
Ve işte Demirciler Köyü’ndeyiz.
Abimiz bir iyilik yapar ama biz yine de teklif edelim diye Mehmet Abi benzin parasını vermeyi düşünüyor. Ancak ne verirsen ver mantığıyla yanaşınca yaklaşık 25 lira topluyoruz aramızda. Bu da gücümüze gitmiyor değil.
Serkan dış lastiği çıkarıp tamamen tersine çeviriyor. Artık çocuğa gına geldi lastik yamamaktan. Cımbız, çakı ne varsa eline tutuşturup yolun kenarına sızıyorum. Açık havada dün kaldığımız yerdekinden daha az böcek, sinek rahatsız ediyor. Dışarıdan gelen seslerden rahatsız olmamak için de müziği açıyorum ve nihayet ölü gibi uyuyorum.
Bana sorsanız 3-4 saat geçti derdim ancak yarım saat uyumuşum. Ta ki gözüme kuş pisledi diye sıçrayana kadar. Hızlı pedal Ahmet ve Zeki Abi’ler diğerlerinden önce gelmişler. Sağ olsun Zeki Abi şaka yapacağım diye mataradaki suyu gözüme damlatınca yerimden fırlıyorum. Tabi ki bir hışımla “hayret bir şey yaa! Ne güzel uyuyordum. Kuş pisledi zannettim” diyene kadar.
Ekip bir soluklansın diye beklerken bir su içip geldikleri gibi basıyorlar pedala.
Biz de oyalanırken “koş Serkan koş! O kadar da erken geldik yine en arkada biz kaldık” diyorum. Rampalar bittikten sonra kısa bir mola veriyoruz.
Serkan’ın elindeki poşete dikkat! Enerji yüklemesi yapıyor. Fındık, kuru üzüm, kayısı, badem.
Güneş etkisini göstermeye başladı! İçi yananların vay haline!
Tekrar poşete dikkat! “Serkan bitirme hepsini! Diğer günlere de kalsın” diye uyarıyorum. (Akşama doğru sebebini açıklayacağım)
Müfit Abi ben bir yola bakıyım diye önden gidiyor. Biz de gölgede hararetimizi dindirmeye çalışıyoruz.
Nerden geldim ben buralara fotosu hahahah…
Bir sigara yaksam hemen kalkarlar mı acaba bakışı!
Şimdi buz gibi bir karpuz ya da dondururcu bir dere olacaktı ki ah ulen ah haykırışı!
Muratlarına eren sigara üçlüsü! Sizi hala dışlıyoruz hıhh…
Sonunda mola vereceğimiz eve geldik. Müfit Abi ve bisikletçi arkadaşları iki sene önce buradan geçerken bardaktan boşanırcasına yağan yağmura maruz kalmışlar. Çaresizlik ve umutsuzluk hat safhadayken bu aile onları evine almış. Karınlarını doyurup sıcak bir oda vermişler. O yüzden onları ziyaret edip yolumuza devam edeceğiz.
Nasıl olsa daha çok otururuz diyerek fırsatını bulmuşken çiçeklerle makro çalışmasına başlıyorum.
Müfit Abi sarı çiçeklere kolye yapmayı öğretirken,
Ben de yine çocukların saçlarını renklendirecek tokalar takıyorum. Sanırım hayatta en çok mutluluk veren şey bir çocuğu sevindirmek ve o gülen yüzünü görmek.
Uzunca bir muhabbetin ardından yol koyuluyoruz.
Daha 500 metre ilerlememişken gölgede oturmuş dinlenmeye çalışan yaşlı bir teyze “buyurun çay içelim” diyor. Yolcuyuz teyze “inşallah bir dahaki gelişimize” diyerek bu güzel teklifi reddetmek zorunda kalıyoruz.
Muhteşem doğada bu minik evde yaşamak insanın ömrünü uzatır.
Sıcak bastıkça “acaba şu küçük havuzlara mı girsek?” diye zaman zaman durup iç çekerek bakıyoruz.
Taşların üstünden atlarken sarsılıyoruz. Sarsıldıkça titreyen seslerimiz şarkımızı engelliyor. Yoksa bunun dışında bir sorun yok. O derece pozitif ve halinden memnunuz.
Bu arada Mehmet Abi’nin bagaj fazla sarsıntıya dayanamıyor ve eşyaları aşağı atıyor. Onlar bagajı düzeltmeye çalışırken Müfit Abi bana spd yüzünden artık hissetmediğim ayaklarıma masaj tekniği gösteriyor.
Aman Allah’ım şu güzelliğe bakar mısınız? Suyu görünce bizim yelkenler fora. Bir an önce Köprülü’ye varıp rafting yapmak için acele ediyoruz.
Hooop cumburlop!
Müfit Abi de Köprü’de isyan etti sonunda. Çantasından bir şeyler çıkarıp yemeye başladı. O sıra ben de çok acıktığımı fark ediyorum. Midem gurul gurul.
- “Serkan sen acıkmadın mı yav?”
- “Yoooo”.
- “Allah Allah! Ben niye çok acıktım bu sefer.”
- “Bilmem!”
Rafting için Köprülü’ye gittiğinizde mutlaka pazarlık yapın. Akşam yemeği ve rafting için 40 liradan aşağı düşemem diyen çocuk 30’a kadar indi. Daha sonra başkası gelip ben 25 yaparım diyince hayata daha fazla inemem diyen de 25’e inmek zorunda kaldı.
Albayımızın komutuyla “haaaay hop!” diye diye küreklere asılıyoruz. Fotoğraf makineleri ıslanır, düşeriz korkusuyla yanımıza almıyoruz. Sağ olsun işletme sahipleri de çekmeyi akıl etmiyorlar o kadar rica etmemize rağmen. Sen o kadar rafting yap bir tane fotoğrafın olmasın. Neyse ki kendimizi akşam yemeğindeki alabalıkla teselli ediyoruz. Yemeği yiyince idrak yollarım açılıyor. Serkan’ın neden bugün acıkmadığını sonunda keşfediyorum. Gün boyunca kuru üzüm ve fındık takviyesi yaparak çıkınımızı bitiren Serkan’a dönüp “tabi acıkmazsın o kadar yemişi yersen” diye sataşıyorum. Ben de diyorum hayret bir şey! Nasıl olur da acıkmaz.
Tatlı krizimizi tahin helvasıyla geçiriyoruz.
Nurettin Abi masaya çıkan kediyi elleriyle kavrıyor. Tam sevecekken Müfit Abi kedinin arkasından itekleyerek “Dur Nurettin! Bir balık daha alırız. Kediyi yeme!” deyince biz gülmekten kopuyoruz.
Bu arada Ahmet ve Zeki Abi’ler Eğirdir’de bıraktıkları arabalarına dönmek için yola çıkıyor. Fazla vakitleri olmadığı için ayrılmak zorunda kalıyorlar.
Serkan’ın fasıl ve türkü kıyağından sonra herkes çadırlarına çekiliyor.
Yok lensini çıkart, yok dişini fırçala, aman bir de eşyalarını güzelce toparla derken en son çadıra ben giriyorum. Herkes çoktan uyumuş. Sırt üstü yatıyorum olmuyor. Yüz üstü deniyorum. Tulum sıcak gelince içindne çıkıyorum. Yok ama yine olmuyor. Dön dön derken sonunda sessizliğe kendimi bırakıyorum. Tam uykuya dalacakken ahşap zeminden bir titreşim hissediyorum. Bu ne ya diye kalktığımda ise sesi duyuyorum. Horrrrrr! Aman Allah’ım! Yine mi uyuyamayacağım yoksa! Bu sefer izin vermeyeceğim diye herkesten uzağa kurduğum çadırdan çıkıyorum. Tek tek çadırların yanına gidip önce sinsice seis dinliyorum. “Pişt! Nurettin Abi! Sen misin horlayan?” Ses yok. Kesildi birden. Sonra Emre’lerin çadıra gidiyorum “şşşşş Emre sizden biri mi horluyor?” Müfit Abi zaten uzakta o olamaz. Neyse ses kesilince çadıra dönüyorum. İki dakika sonra tekrar horrrr!.. Ama bu benim gibi uykusu hassas birine yapılmaz ki diyorum. Bir ara Serkan’dan şüpheleniyorum. Normalde horlamaz ama ya çok yorulduysa! Bir de onu kontrol edeyim diye gidip dürtüyorum. Ama yok o da değil. Kafayı yemek üzereyim. Tekrar çadırdan çıkıyorum sesi bulmak için. Bu sefer seslenmeden tek tek çadırları gidip dinliyorum. Ama yok yine bulamıyorum. Artık pes ediyorum. Gece vakit de bir hayli geçti. Dünden de uykusuz olduğumu göz önüne alırsak en mantıklısı mp3 dinleyerek uyumak diyip çadırıma çekiliyorum. Neyse ki ondan sonrasını hatırlamıyorum. Çok şükür uyuyabilmişim…
Tur Bilgileri:
Tarih: 18 Mayıs 2009 Pazartesi
Mekan: Çetince – Demirciler – Köprülü Kanyon
Mesafe: 10+27,5 = 37,5 km
Tırmanış: 900 m
Tur Zamanı: 4:30
Başlangıç ve Bitiş: 9:00 ve 16:00
TOROSLAR’IN ETEKLERİ ZİL ÇALIYORDU
Betim benzim atmış, umutsuzluk, mutsuzluk, grilik kaplamış tüm benliğimi güneşi göremediğim günlerden beri. Kışın rehaveti çökmüş ciğerlerime öyle ki nefes almama engel olmuş. Sanki bir krizin eşiğinde çırpınmaya çalışan zavallı kalbim. Kaldıramayacağı kadar yükler yüklemişim ona sormadan aylarca. Ne istiyorsun ya da neden istemiyorsun diye ona danışmadan yaşlı bir hamalın bel kemiğini kırmışım. Yetmemiş bir de sıkıştırmışım köşeye hiçbir yere gidemesin, kaçamasın bu şehirden diye. Tutsak etmişim gizlice. Onu cezalandırdığımı zannederken aslında kendimi atmışım dipsiz bir kuyuya, kimseler bulup da çıkartmasın diye.
Başımı alıp gittiğim, demir atımla dertleştiğim o yüce dağlardan biri sesleniyor usulca “Kevser gel, Kevser hemen kalkıp gel, düşünme!” diye. Ses öyle derinden geliyor ki içimde tarif edilmez bir merak uyanıyor kaynağını bulmaya yönlendiren. Bu haykırış, bu yalvarış ondan mı benden mi bilemiyorum! Ama belli ki birinin fena halde yardıma ihtiyacı var. Bu bensem nedeni belli diyorum kendi kendime. Üst üste gelen, yaşayarak öğrenilen tecrübeler. Hem kalbimi hem de bedenimi bu şehre tutsak eden üzüntüler, özlemler ve ansızın çıkan sakatlıklar. Peki ya O! Onun ne derdi vardı da bu kadar ısrar ediyordu ziyaret etmem için. Belki de misafire susamış, uzun zamandır kimseyi ağırlayamamıştır. Suyundan içirip, meyvesinden yedirememiş, doruklarında rüzgarıyla kimsenin tenini okşayamamış, güneşi yüzleri güldürmeye yetmemiş, gölgesinde kimsecikler dinlenmemiş, barındırdığı yüzlerce çeşit bitki ve çiçek ile insanların içine işleyememiştir. Kimse ıhlamurların, iğdelerin ve o muhteşem çiçeklerin olağanüstü kokularını içine çekip, gözlerini yumarak yaşadıkları muhteşem anların farkına varamamış ve şükretmemiştir.
“Ne önemi var?” Sonuçta bizim bir şekilde kavuşmamız gerek. “Bekle beni Ey Yüce Toroslar! Sana geliyorum,” diyerek demir atıma atladığım gibi şahlanıyorum.
Heyecandan olsa gerek ilk karşılaşmamızda yavaş yavaş kafamı kaldırıyorum ve tepede göz göze geliyoruz. Ağzım kulaklarıma varıyor. Doruklarından güneşin çıkmasına izin vererek adeta bizi selamlıyor, “hoş geldiniz” diyor. İşte o an anlıyorum ki tek mutlu olan ben değilim ya da biz değiliz. O da en az bizim kadar heyecanlı, meraklı ve mutlu öyle ki Toroslar’ın Etekleri Zil Çalıyordu!
Devamı ve daha fazlası ilerleyen günlerde karşınızda olacak.