Ani’den Çıktık Yola (Rize – 9.Bölüm) 28.08.2008
“Yukarı Kavrun’a Daha Çok Var Mı?
Hava karardıktan sonra geldiğimiz yayla sabah nasıl görünüyor acaba? Gözümü açar açmaz çadırın fermuarını aralayıp dışarıya göz atıyorum. Sis çöktüğü anda yemyeşil bir doğayla karşı karşıya kalmak ve mis gibi havayı ciğerlerinize çekmek nasıl bir duygudur! Tahmin edebiliyor musunuz ya da hiç böyle bir şey yaşadınız mı?
Açlığınız, ihtiyaçlarınız bir an unutulur ve öylece bakakalırsınız, düşüncelere dalarsınız.

Sabah çayımızı demleyip güzel bir kahvaltı yapabiliyorsak bundan daha büyük bir lüksümüz olamaz.

İsmail gidince üç kişi de kalsak daha ileriye gitmek için bir engelimiz yok çok şükür.

Gördüğümde beni şaşkınlığa uğratan tuvalet! Aşağısının uçurum olduğunu çekmek için fazla yanaşıp fotoğraflayamasam da hani çılgın buraya çıkar diye düşünmeden edemedim.


Karnı doyduktan sonra aklı başına gelen geçlerin temizlik çabaları,

Onlar hazırlanırken ben de sizler için birkaç foto çekeyim diyorum.


Bu harlı ateş bulunur da ıslanan ayakkabı ve giysiler kurutulmadan yola çıkılır mı hiç!

Yola çıkmaya hazırız ancak birkaç mutluluk fotoğrafından sonra.



Tatlı tatlı rampalar ve kısa süreli molalar,


Tarifi mümkün olmayan bir huzur var içimde!

Bu sırada enteresan bir şey oluyor. Benim telefonum kapalı olduğu için ulaşamayan Leyla Murat’ı arıyor. (Leyla Ankara’da okuldan bisikletçi arkadaşımız.) “Galiba az önce yanınızdan geçtik minibüsle Yukarı Kavrun’a gidiyoruz inanamıyorum siz misiniz” diyor? Doğruladıktan sonra görüşmek üzere deyip tekrar yola koyuluyoruz.
Yukarı Kavrun’a yaklaşık 12km yolumuz var ve biz bunun 3km’sini aşmış bulunuyoruz. Zor gibi gelen yolun meğerse en kolay yerini atlattığımızı üçüncü kilometreden sonra anlıyoruz.



Yolda yarıklar, koca koca taşlar beliriyor ve ızdıraplı yolculuğumuzun işte şimdi başlıyor! Arada sırada bisiklete binebiliyoruz. Çoğunluklu olarak yokuşlarda bisikleti iteklemek zorunda kalıyoruz. Karagöl’de “yayladan aşağı nasıl uçulur” deneyimini yaşamış biri olarak korkuyor ve kenarlara fazla yaklaşmadan arada sırada binmeye çalışsam da Serkan “aman Kevser” diye uyarıda bulunuyor.
Nerdeyse yolu yarıladık. Galer Düzlüğü denilen yerdeyiz. Açlıktan midemiz kazınıyor. Sağ tarafta piknik yapan bir ailenin masasında kesilmiş karpuzları görünce yanaşıyorum.
- Selamunaleyküm
- Ve Aleykümselam.
- Karpuzlar kıpkırmızı çok güzel görünüyor. Ağzım sulandı alabilir miyim bir tane?
- Buyur kızım ne demek!
- Allah razı olsun. Mmmm çok da tatlıymış.
Serkan dur gitme falan demeye kalmadan bir güzel karpuzla kuruyan ağzımı tatlandırdım. Üç kişi olduğumuzu gören Çamlıhemşinli Abi bana kocaman bir dilim veriyor. Aileyi rahatsız etmemek için arkamızı dönüp çimlere oturuyoruz afiyetle karpuzumuzu yiyoruz.
Tatlı, sulu, kıpkırmızı yüce nimet karpuz ne de güzel yakışırmış yeşillikler içine,

Doğru ellerde daha güzel durduğu kanaatindeyim,

Hele dur gitme diyen Serkan’ın yüzündeki mutluluğa bir bakın!

İneklerin aklına karpuz kabuğu düşürüyoruz,


Bunlar da sizin kısmetinizmiş diyerek yarım ekmek içine konulmuş tavuk ızgaralar elimize tutuşturulunca şaşırıyor ve oraya oturduğumuz için kendimizden utanıyoruz.
Müzik açılıyor ve horon hazırlıkları başlıyor,

Enerjiyi aldık hakkını verelim diyoruz,



Horon teperken yolu kapattık, araç bekliyor. Tıklayıp izleyebilirsiniz!
[url=http://s173.photobucket.com/albums/w59/KevSerSeri/KAAR/?action=view¤t=MVI_7643_PC.flv]
[/url]
Amcamızın gözü çok tok! Yol soran turistleri de sofrasına davet ediyor ve onlarla da yemeklerini paylaşıyorlar.

İşte yurdum insanı. Başka hiçbir memlekette görmek mümkün değil bu manzaraları. Yurt dışından gelenlere karşılıksız iyilik yaptığınız zaman çok şaşırıyorlar, benden ne istiyor acaba diye ya kabul etmiyorlar ya da hemen para çıkarıp vermeye kalkıyorlar.
Onlarca teşekkürden sonra hatıra fotosu alıyor ve yola çıkma vakti geldi diyoruz.

Azıcık daha sabredip bekleseymişiz ileride yemek yapan çadırlar varmış. Ancak bu konu hakkında bilgi sahibi olmadığımız için nasibimizi yemiş olduk. Yolda her gördüğümüze “Yukarı Kavrun’a daha çok var mı?” diye soruyoruz.
Rampa gittikçe dikleşirken yollar da bir o kadar bozuluyor.

Tek tesellimiz muhteşem manzara ve gideceğimiz yerin hayali.


Murat’ın yükü az olduğu için bisiklete binebiliyor ancak bizim eşek ölüsü gibi yükümüz olduğu için Serkanla artık tamamen tabanlara dayandık. Hızımız saatte 2,5 bazen bunun da altına düşünce kilometre saati de göstermiyor.

Kana kana su içip mataralardaki suları yeniliyoruz. Belki de iki senedir beni Karadeniz’e çeken şey buranın eşsiz lezzetteki suları…

İşte muhteşem doğa ve bisiklet temalı fotoğraflarımız.



Çok az yolumuz kaldı.

Aşağı Kavrun’a varıyoruz.


Bitmek bilmeyen 2km’lik yürüyüş mesafemiz kaldı.


Şükürler olsun ki hava karamadan 12km’lik yolun 9km’sini yürüyerek de olsa tamamladık. Rahat olmayan spd yüzünden ayaklarımıza kara sular da inse vardığımız için çok mutluyuz.


Akşam yemeğinin ardından Leylalar ile koyu bir muhabbet başlatıyoruz.

[i]Leyla: Gelemeyeceksiniz diye ümidi kesmiştim. Düzlükte kamp attınız diye düşündüm.
Serkan: Büyük bir araç geçer belki bisikletleri atarız diye çok baktık ama bir tane bile geçmedi. Zaten araçların yarısı da düzlükten sonra geri döndü.
Leyla: Yol çok bozuktu biz de çok zor geldik.
Kevser: Sorma ya çok zorlandık ama yürümek zorunda da kalsak başardık. Yapacağız dediğimiz zaman yaparız. Geçen sene de elimizde bisikletle dağları aşarak Macahel’e gitmiştik.
Murat: Harbi ya bir de o vardı![/i]
Kavrun yerlilerinden öğrendiğimize göre buraya bisikletle gelen ilk grubuz. Bir ilki daha başararak tarihe adlarımızı altın harflerle yazmayı başardığımız için kendimizle gurur duyduk.
Yorgunluktan tiplerimiz kaysa da mutsuz gibi de görünsek aksine çok iyiyiz.

Leyla ile Levent’e karşı bizim ekip olmak üzere okey oynamaya başlıyoruz. Bizimkiler Ankara’ya döndüğünde tatlı yemeye çok hevesli. Lehimize baya bir fark açtıktan sonra uykum geldi deyip arkadaşlardan müsaade isteyip yerimi de Serkan’a devrederek çadırın yolunu tutuyorum. Herkese iyi geceler…
Tur Bilgileri:
Ayder Yaylası – Yukarı Kavrun
Yapılan Toplam Yol: 12km
Toplam Süre: 2:59
Ortalama Harcama: 15 YTL
Ani’den Çıktık Yola (Artvin – 8.Bölüm) 26/27.08.2008
“Galiba Cenneti Bulduk!”

Sabah erken saatte uyandık Karagöl’e karşı. Önce ses kontrol “bir kii, bir kiii” diye kendimi deniyorum. Evet sesim gayet net çıkıyor. Peki ya ellerim kollarım! Bakalım rahat kalkıyor mu? Hımm! Güzel…
- “ Kevser nasıl oldun!”
- İyiyim galiba…
- Olleey! Tur devam edecek yani.
- Ne yani bana tur için mi baktın?
- Tabi kızım ne zannettin. Tur devam etsin diye baktım sana.
Sabah sabah dalgasını geçti Serkan benimle…
Kendime gelmenin coşkusuyla güzle bir kahvaltı yapıp ardından gölün etrafı turlamak istiyordum.
Murat da oldukça acıkmış anlaşılan. Hazır olmayan sofranın başında öylece beklediğine göre.

Üzerimizi giyindikten sonra sultanlara layık bir sofra hazırlamak için kolları sıvadık. Öncelikle iki kişilik kahvaltı söyledik. Ardından elimizdeki kahvaltılıkları da çıkararak masaya bir güzel dizdik. Akşam ateş başında yapmayı planladığımız sucuklar yine kahvaltıya nasip oldu.

Ohhh! Havam yerinde alaturka oldum. Oynamadan duraaamammmm… Ben sucuksuz yapamammm… Ay ay ayyy…

Uzun süren kahvaltının ardından Murat iskeleye gitti “beni bir çekin” diyerek.

Peşine Serkan,

Sonra ben,

Ve İso koşarak gelince ancak kayığa yetişebiliyor,

Çeşmeyi görünce toz toprak olan giysilerden bazılarını yıkamak geliyor aklımıza. Serkan’ın çamaşırlarından katran aksa da ben terini tuzunu geçirmek için suya bastım.

Dizimden eğilemediğim için yaşlı teyzeler gibi taşa oturdum.

Gelen geçen bize bakarken yüksek sesle söyleyemesek de günün ve anlam ve önemini belirten türkü geldi dilimize. Sabunu kodum legene, gör başıma ne gele! [color=#FF0000](Komik çamaşır yıkama videomuzu izlemek için üzerine tıklayınız.)[/color]
[url=http://s173.photobucket.com/albums/w59/KevSerSeri/KAAR/?action=view¤t=MVI_7398_PC.flv]
[/url]
Karşısı oldukça güzel görünüyor. Çamaşırları serdikten sonra yürüyoruz her bir hücremize huzur enjekte ederek.



Eğil manzarayı kapatıyorsun!


Herkesin neşesi yerinde!

Hayaller peşi sıra…

Muhabbetler de,

Pozlar da,


Derenin gölle birleşme noktası çok enteresan. Birisi buz gibi, diğeri sıcacık.

Söyleyin bana a dostlar! Su buradan içilmezse nerden içilir!

Ben özgürüm! Sadece mutlu, huzurlu ve özgürüm.

İso da özgür kanımca. Benimle her yere geldiğine göre!

İnsanlar koparmadıkça özgürler,

Yaban eller incitmedikçe güzeller,

Kirletmedikçe, sahip çıktıkça varlar,
Yok bu beni kesmedi. Hem akşama kadar ne yapacağız?
-Serkaaaan. Kayığa binelim mi?

Çok güzel duruyor!

İso ya sen!

İlk önce Murat geçiyor küreklerin başına. Arkadaş Giresunlu olunca azıcık artislik yapıyor tabi bize. Kürek nasıl çekilirmiş öğrenin diye!

Ne var onda canım! Ben de evde sürekli çekiyorum. Kollarım güçlüdür diyip Murat’ı diğerlerinin yanına yolluyorum.

Çok şükür iyileştim ya neşemden geçilmiyor.

İso denemeden hiç olur mu?

Serkan güya bayrakla bizi alacaktı. İyi neyse ki kalıbım geniş de yarısını kareye sokabilmişim hahahahahah… ![]()

Hadi şimdi birlikte! Ben daha hızlı çekerim, daha hızlı!

[color=#FF0000]İnanmıyorsanız tıklayın ve izleyin. [/color]
[url=http://s173.photobucket.com/albums/w59/KevSerSeri/KAAR/?action=view¤t=MVI_7548_PC.flv]
[/url]
Biraz yorulduk galiba. Şimdi dinlenme zamanı,



Kısa ama etkili bir kayık sefası oldu. Tekrar dönüyoruz piknik masalarına. Biz oyalanırken İso yukarı tırmanacağını söylüyor. “Yok biz almayalım. Alana da mani olmayalım. Ama hava kararmadan mutlaka dönmüş ol!” diye tembihleyip İso’yu uğurluyoruz.


Bu da Karagöl’e giden yolun üzerinde bulunan bir korkuluk. Korkuluk deyip geçmeyin! Akşam başımıza ne işler açacak! O yüzden dikkatlice bakın ki gözünüzde canlansın!

Serkan’dan çeşitli buff takma yöntemleri.
Sabah sağlam yediğim için ben acıkmadım. Ama Serkan ile Murat aynı kanıda değil. O yüzden bir şeyler atıştırıyorlar.

Akşam yemeği için ne yesek acaba diye düşünüyoruz. Bu arada İso da geliyor. Menüde neler var diye sormaya gittiğimizde çadır başına 10 lira vereceğimizi öğreniyoruz. Dün geceden bir 20 bir de bugün 20 dersek 40 . Gerçekten pahalıya patlıyor. Bir de akşam yemeği yersek etti mi en az 80. O yüzden birinden birini yapamayacağımızı söylüyoruz. Herkes yanında kısıtlı parayla geldi. “Dün akşam sen hastaydın zaten bir şey söylemedik” diyor işletme sahibi. Girişte de yazıyormuş ancak kazanın sıcaklığı ile hiç birimiz görmedik diyoruz. Son kez rica ediyoruz. “Ya akşam yemeğinde yardımcı olun ya da konaklama da!” Ancak tok satıcının hiç birine niyeti yok.
Pekala! Toplayın eşyaları arkadaşlar yola çıkıyoruz diyoruz. Keşke önceden sorsaydık, keşke önceden haberimiz olsaydı ile keşkelerle dolu cümleler kurarken havanın kararması an meselesiydi. O yüzden elimizi çabuk tutmak zorundaydık. Çamaşırlar kurumadan ıslak halleriyle bir poşete koyup çantaya tıktık. Baktılar ki gerçekten gidiyoruz. Teyzenin gönlü razı olmayınca iki tabak makarna getiriyor önümüze “bari bir şeyler yiyin de gidin” diyerek. Serkan ile Murat gurur yapacak kadar toklar. İso ile ben ise sabah yediklerimizle duruyoruz. Bir tabağı alelacele bitirip teşekkür ediyor ve yola çıkıyoruz.
Her tarafa sis çökmüş ve karanlıktan göz gözü görmemekte. Işıklarımızı taktık ilerliyoruz kör karanlıkta nereye gideceğimizi bilmeden. “Borçka’ya doğru salalım bisikletlerimizi nasılsa bir köy çıkar karşımıza” dedik.

Dün düştüğüm ve pedal çevirmekte zorlandığım için “bisikletleri değişelim, seninki ağır” diyor İso. Ancak başka bisiklete alışmak için yanlış zaman. O yüzden ortaya beni alarak ilerliyorlar. En önde Murat sonra Serkan, ben ve İso.
Kafa lambasının önünde parlayan sis tanecikleri buğu etkisi verip görüş alanını iyice düşürüyor. Gözlüğü de çıkarıyorum. Murat kafasını eğmiş yola bakarken önümde giden Serkan’ın bir an eli ayağı boşalıyor “Allahhhh!” diye bağırarak. Ne oldu demeye kalmadan ileride durup bembeyaz parlayan korkuluğun tam yakınına gelince adam zannettiği çıkıyor ortaya. Gülmekten yarılıyorum. Yahu yola çıktığım adamlara bak diyerek! Tabi bu işin şakası. Onlar yanımda olmasaydı ben bu kadar cesaretli kararlar veremezdim.
Bozuk olan Karagöl yolunu tamamladıktan sonra mıcırlı yola çıkıyoruz. Şimdi işimiz daha da zor. Uzun bir iniş var, kesinlikle hız yapmamamız ve bu zifiri karanlıkta birbirimizden kopmamamız gerekiyor. Bir tane bile araç geçmiyor ki yol soralım.
Gürül gürül derelerin aktığı yerde birkaç ışık parlıyor. Ancak karşıya geçmemiz çok zor. Sesimizi de duyuramıyoruz.
Neyse yolumuza devam edelim derken, Serkan, “durun!” diyor.
- Ne oldu?
- İlerde bi şey var!
- Ne gibi?
- Bilmiyorum gözleri parladı ışık vurunca.
- Yahu reflektördür.
- Kevser reflektör göz mü kırpar. Bu resmen göz kırptı.
- Köpektir o zaman yaa.
- Yok değil. Göz aralıkları genişti.
- Serkan biz gözünü zor gördük sen aralığını nasıl hesapladın!
Diyince yine koptuk tabi. Bu arada bisikletlerden indik. Yürüyoruz. En önde İso ve ben arkamızda Serkan ile Murat. “Güya korkmuyorsun ama yanıma yakınıma yanaşıyorsun Murat” diyince tabi yine güldük.
Mesafe kısaldıkça gözler belirginleşti. Yol kenarında uzanmış yatan hatta belki başımızda kask ve ışıklarla bizi uzaylı zannedip sinmiş köpek bizden daha çok korkmuşa benziyordu.
Yolda giderken bir araç durdu. İşletme sahibi! Benim turuncu örtüyü orada unutmuşuz. Tabi amaçları bize onu yetiştirmek değil. Köyde bir düğün varmış ona gidiyorlarmış. Yolda bizi yakalayacaklarını tahmin ederek yanlarına almışlar. Neyse ki çok amaçlı örtümüze kavuştuk.
Aralık köyünde tam da evden çıkmak üzereyken muhtarı buluyoruz. Burada kamp atabileceğimiz bir yer var mı diyince bize bir okulun bahçesini gösteriyor. Karşısında da camii var. Oh çok şükür daha ne olsun diyoruz! Erdal Acar’ın annesi adına yaptırdığı okulun bahçesine kamp atıyoruz.
Akşam yemeği için de muhtarın ricası için açılan bakkaldan bir kaç abur cubur alıp günün değerlendirmesini yapıyoruz.
Murat tulumunun üstüne oturmaya çalışırken poşet kayıp da yallah arkaya gidince tekrar kopuyorum. Nefes almakta güçlük çekiyorum, suratım kıpkırmızı oluyor.

Güldürmeyin, karnım ağrıyor. Kim koşacak şimdi ta camiinin tuvaletine diyorum.

Birkaç kez tuvalet için git gel yaptıktan sonra inşallah sabaha kadar kalkmak zorunda kalmam diyerek yatıyorum. İlaçlar etkisini göstermedi hala ishalden şikayetçiyim. Sanırım yarın sabah Borçka’dan daha etkili bir ilaç almam gerekecek.
Tur Bilgileri:
Karagöl – Aralık Köyü
Yapılan Toplam Yol: 12km
Ortalama Harcama: 15,00 lira (kayık, kahvaltı ve çadır ücretleri dahil)
[size=150]
[color=#FF0000]
27 Ağustos 2008 (Rize -Ayder)
“Yine Üç Kişi Kaldık!”[/color][/size]
Sabah olunca apar topar hazırlanıp kahvaltı bile etmeden Borçka’ya gidelim diyoruz. Köyün erkekleri de pek bir meraklı. Camii önünde oturup bacak bacak üstüne de atmışlar bizi izliyorlar. Tutumlarından rahatsız oluyoruz. Ağzımızdan laf alabilmek için küçük çocukları yanımıza yollayıp laf alma çabaları ise bizi zıvanadan çıkarıyor. Ardımıza bile bakmadan toplanıp çıkıyoruz.



Tekrar Borçka’daki parka gidiyoruz. Yiyecek bir şeyler alıp çaylarımızı da alınca sinirimiz geçiyor. Bu sırada ben de eczaneden daha kuvvetli bir ilaç almak için yolu tutuyorum. Kahvaltı için peynirli Karadeniz pidesi alıyoruz. Serenderle uğraşan kafe sahibi oynatınca tahtaların arasından toz toprak dökülüyor yemeğin üstüne. Pide yalan olunca keyfimiz yeniden kaçtı.
İso’nun tura devam edip edemeyeceği belli değil. Arkadaşından para yollamasını istemişti. Tahmin ettiğine göre fazla açılmışız dolayısıyla parası bitmiş. Bizde olsa katacağız ancak herkes kısıtlı bütçeyle yola çıktı. Turdan bir kişiye veda etmek yola onsuz devam etmek garip geliyor tabi insana. İso da bizimle gittiği yere kadar gidip daha sonra otobüse binerek Ankara’ya döneceğini söylüyor.
Güneşi görünce çamaşırları çıkarıyoruz kurusun diye. Çok zaman geçmeden yağmur başlıyor hem de sağanak. Çamaşırları içeri alıp çok amaçlı örtüyü bisikletlerin üzerine yağmurluk yapıyoruz. Ne zaman durur bilinmez ama yola çıkmak için beklemedeyiz.

Borçka’dan Hopa’ya doğru gitmek için yola çıkıyoruz. Yaklaşık bir saat boyunca pedal çevirdikten sonra yağmur yeniden bizi yakalıyor. Önümüzdeki rampaları da görünce bisikletleri sağa çekip uygun bir araç bekliyoruz.
Kamyondu cipti derken beyaz bir kamyonet ileride duruyor ve geri dönüyor.
“Abi nereye gidiyorsun?” sorusunun ardından Trabzon cevabını alınca Çamlıhemşin Kavşağı’na kadar bizi bırakıp bırakamayacağını soruyoruz.
Muratla ikimiz öne oturuyoruz Serkan ile İso da arkaya bisikletlerin yanına geçiyor. Hoş beş muhabbet ediyoruz Ercüment Abi ile.
- Geçen sene de buralara geldiniz mi?
- Evet Abi. Geçen sene komple Artvin’i gezmiştik bu sene Kars’tan başladık.
- Geçen sene üç bisikletçi değil miydiniz? (şaşırıyoruz)
- Hayır, beş kişiydik. Bir arkadaş daha vardı.
- Üçünüzü ben almıştım b,r akşam vakti Artvin’den Borçka’ya giderken.
- Aaaa! Şimdi hatırladım. Hatta başına bir olay geldiği için otostopçu almayacağına yemin edip de bizi görünce dayanamamıştın!
- Ha tamam o işte! Gidiyordum, gözüm sizi bi yerden ısırınca yağmurda geri döndüm.
- Abi inanmıyorum yaa! Aradan bir sene geçsin aynı kişiye rastla hem de farklı yerlerde. Ama arabayı değiştirmişsin. İşleri büyüttün anlaşılan.
- PVC işine girdim aracı da büyüttük. İşler iyi maşallah.
- Sene ye bir gelirmişiz altında kamyon olurmuş! Hahahahaa
- Bu sefer sizi almam ama…
- Sen alma biz sana tutunuruz abi hahahahah…
İnanılmaz ama gerçek. Geçen sene bizi akşam tünellerden kurtaran kişi bu sene de yağmurdan ve eziyetten kurtarmıştı. Hoş ben içerde içim geçip uyurken garibim İso ve Serkan sudan çıkmış balığa dönmüşler. Şiddetli bir yağmur başlamış biz sıcaktan mayışırken. Allah razı olsun Ercüment Abi’den. Memleketimin iyi insanlarıyla karşılaştıkça neden yollarda olduğumu daha iyi anlıyorum. Hem de ikinci kez!
Bisikletleri indirdikten sonra İso ile vedalaşıyoruz Ankara’da görüşmek üzere.

Biz Çamlıhemşin’e doğru ilerlerken İso da terminalin yolunu tutuyor.

Yol kaymak gibi ancak hiç sevmediğim türden. Hani şu çaktırmadan yokuş olanlardan. Düz gibi görünür de bu bisiklet niye gitmiyor deriz ya işte ondan.
Rafting noktalarına kalan kilometreler yazılmış. Biz de o gelene kadar durmaksızın pedal çeviriyoruz. Hatta bir ara “acaba yapabilir miyiz? Dönüşte vaktimiz olur mu?” Düşünceleri ile fiyat alıyoruz. Bu da oradaki sevimli köpek.

Sisten dolayı aşırı nemli havada pedal çevirmek eziyet gibi geliyor. Formalar üzerimize yapışsa da akşamüzeri nihayet Çamlıhemşin’deyiz. Öncelikle olmazsa olmazımız olan çayımızı ısmarlıyoruz aç karınlarımıza bakmadan. Sonra da bir çorbacının yolunu tutuyoruz.

Ha bundan sonra vaktimiz mi olmadı psikolojimiz mi müsait değildi bilemiyorum ama hiç foto çekmemişiz. Birer çorbanın ardından markete girip yaylada yemek üzere erzak topluyoruz. Fazla vakit kaybetmeden yola koyuluyoruz. Sürekli rampa çıkmaktan ve kapalı havadan bitkin gözüküyoruz. 18km yolumuz kaldı. Ama nedense biz buna hiç sevinemiyoruz! Çünkü yolun tamamı rampa. Eğdik başlarımızı önümüze hıdıdı hıdıdı pedal çevirdik uzun bir süre çaresizce. Akşam olmak üzere derken hava karardı. Yine çektik bisikletleri kenara ve beklemeye başladık. Derken üç gencin olduğu bir araç durdu. Allah’tan üç kişiyiz diyerek ön tekerleri çıkarıp bisikletleri yan yana dizdik. Yüzümüz yeniden gülmeye başladı.
Ayder’e vardığımızda çadır kurabilmek için uygun bir yer aradık. Çay krizi tutanlar için çay molası verdik. Merkezdekinden daha çok insan var Ayder’de. En son 2006’da gelmiştim. İki sene içerisinde amma gelişmiş. Güzelim yayla bina yığını olmuş. Gece gözüyle gördüğümüz buysa sabah kalktığımızda yaşayacağımız şoktan korkuyorduk.
Dağın başında tek değilsek ve medeniyetle iç içeysek lavabo ve tuvalet elbette ki çok önemli. Dolayısıyla bir kampinge çadırımızı kurduk. Çiseleyen yağmur şiddetini artırınca bisikletleri yan yana koyup üzerlerini örttük.
Haydi bize iyi geceler…
Tur Bilgileri:
Borçka – Çamlıhemşin – Ayder Yaylası
Yapılan Toplam Yol: 45km
Toplam Süre: 3:00
Ortalama Harcama: 21,3 lira (erzaklar dahil)
Ani’den Çıktık Yola (Artvin – 7.Bölüm) 25.08.2008
“Tur Bitmek Zorunda mı?”
Turumuzun yedinci gününe gözlerimizi açarken aramıza katılacak yeni bir dostun ekibe vereceği canlılık için heyecanlı bir bekleyiş vardı. Bıktık üç kişi birbirimize baka baka. Murat gelsin de azıcık da ona sataşalım diye yolunu gözlerken “ben indim, nerdesiniz?” dedi telefondaki ses.
Eşyalarımızı çantalara tepip geçen seneki çorbacının yolunu tuttuk. Karnımızı fazla doyurmayalım Borçka’ya kadar pedallayacağız orada güzel bir kahvaltı yaparız dedik.

Alelacele çorbaları içip yola çıktık.


Baraj çalışmaları,

Livane Kalesi,

Tünellerden geçerken baya zorlanıyoruz. Serkan “ben arkayı kolluyorum geçin” diyor. Tam “araç geliyor dikkat!” diye bağırırken fark etmeden kendisi korkuluklara çok yaklaşmış olacak ki barendi takılıp düşüyor. Yolculuğun başından beri oraya takma bir şey olur dediğim ablasının ödünç verdiği fotoğraf makinesi de cabası. Serkan’ın acil bir durumu var mı diye tünel çıkışında bekliyoruz. Bacağındaki sıyrıktan başka bir şeyi yok çok şükür şöyle bir pansuman yapıyoruz. Ancak oldukça korkmuş ki bunda da çok haklı. Allah korusun araçlardan biri çarpabilirdi.

İlerideki tünellerden hayatta geçmem diyince iki tünel arasında otostop çekmek için uygun bir araç bekliyoruz. Kimisi dolu geçiyor kimisi ise göz ucuyla bakıp umursamadan. Neyse ki uzun uğraşlar sonucunda bir kamyon dolduruyoruz. Neyle dolu olduğunu bilmediğimiz ancak yakıt olmadığı belli olan tüplerle dolu kamyona düzgünce bisikletleri yerleştiriyoruz. Tüpler kayarsa ayağımız sıkışmasın biz de birlikte kayarız diye de üzerine oturuyoruz.



Şansımıza kamyon da Borçka’ya gidiyor. Merkeze yakın bir yerde iniyoruz. İlk durağımız bir pastane. Yo yoo bu sefer yanıldınız. Bu sefer kendimiz için değil. Geçen sene bizi iki gün misafir eden Borçka’daki dostlarımızın ziyaretine elimiz boş gitmemek için bir şeyler alıyoruz. Kısa muhabbetin ardından yol bizi bekler diyerek ayrılıyoruz.

Kahvaltı için belediye parkına gidip bir güzel yerleşiyoruz. Yo hayır olamaz! Karnım çok fena büküyor. “Allah seni kahretmesin Serkan çabuk bana tuvalet bul” diyorum. Biraz uzak ama çarşıya yetişiriz umarım. Gittik bir de ne görelim kapıları kilitliyorlarmış, dükkanların birinden anahtar istiyoruz. Serkan suçunu çok iyi biliyor. Dün “ye ye Kevser iyi gelir. İncirden de kayısıdan da oh bir de peşine mısır yiyip su içtin mi!” derse olacağı buydu. Akşamdan beri fena durumdayım. Yok mu bunun ortası! Neyse ki her duruma göre ilaç mevcut. Ecza çantamdan ilaç alıp içiyorum. Bir de desteklemek için marketten patates alıp bir fırından rica ediyorum durumu anlatarak patates közlemesi için. Sağ olsun beni kırmıyor. Bir de şeftali yiyorum.

Bu arada İso çocuklarla muhabbet edip fotolarını çekiyor.

Yol ayrımına kadar gidiyoruz. İso ile Murat ise bizden biraz daha öndeler.

Yüzüm hiç gülmüyor. Sürekli bir karın ağrısı ve zaman zaman mide bulantısı oluyor. Rengim iyice attı, daha fazla gidemeyeceğimi biliyorum. Serkancım canım yoldaşım montunu çıkarıp veriyor hiç düşünmeden. Öylece yatıyorum yol kenarına.

Hiç de uygun bir araç geçmiyor. En son arkası boş bir araç geçerken benim hasta olduğumu ve gittikleri yere kadar bizi bırakıp bırakamayacaklarını soruyoruz. Karagöl yol ayrımına kadar gidiyorlarmış çok şükür. Derken Muratlara rastlıyoruz az ilerimizde. Vay şanslılar diyorlar yanlarından geçip gidiyoruz öylece.

Biz şanslı ama onlar bizden daha da şanslı. Onların otostop çektiği araç Karagöl’e kadar getiriyor.

Biz de Serkan ile iyi ki yol ayrımında inmişiz. Manzaranın tadını çıkarıp fotoğraf çekerek gideriz diyoruz. Karagöl buraya yaklaşık 6km. ve yolu hep rampa.



Tabi bunların yol boyunca son fotoğraflarımız olduğunu kestiremedik.

Yolda iri iri taşlar var. Hava çok sisli ve inanılmaz bunaltıcı. Sırılsıklam oldu sırtım terlemekten, yüzümden de su akıyor. Çok bunaldım ve iyice halsizleştim. İlk kez kaskı çıkartıp gidona asıyorum. Karagöl’e 500m kala inanılmaz bir kaza oluyor. Sanırım bugün uğursuz günümüzdeyiz. Vitesim birde, arkamda 35kg yük. Ön teker irice bir taşa gelince hem de yokuş yukarı çıkarken sola gideceğime sağa doğru kayıyorum. Birden spd’yi çıkaramayınca uçurumdan aşağı gidiyorum. Normalde çok soğukkanlı biriyimdir. Ancak o sırada nasıl korktuğumu ve aramızda 5m olan Serkan’a iki kere “ Serkan! Sekan!” diye bağırdığımı anlatamam. Evet, korktum! Hem de çok! Aşağısı olabildiğince uçurum ve ben nereye kadar gidip hangi ağaca çarpıp duracağımı bilmiyorum. Allah sevdiklerimin dualarını kabul etmiş olacak ki ilk kayaya çarparak durdum. Önce barendim ve ona takılı olan kaskımın sıkışması ile sonra da arkadaki yük sayesinde. Kayanın sivri ucu dizimi kesti attı. Düşmekten çok Serkan’ın “Kevser iyi misin?” derkenki soluk alıp verişi beni daha çok üzdü. Gerçekten çok korkmuştu benim adıma. Sanırım o da çok daha büyük bir sonuç bekliyordu. Kazadan sonra kana üşüşen sivrisinek ve kara sinekleri engellemek için selpak sarıp kayış bağladım. Pansuman yapabilirdim ancak bu acıya yol üzerinde katlanmak istemedim.
Yoldan arabalar gelip geçerken Serkan,“bu memlekette hiç insan kalmadı mı? Niye kimse durmuyor?” diye söylenirken bir minibüs durdu.
- Ben doktorum. Bakıyım dikişlik bir durum var mı?
- O kadar derin değil, sanırım gerekmez.
- Ankara’dan. Kevser! (doktorun yanındaki arkadaş)
- Hı hı! Evet.
Kazanın şokuyla muhabbete de dikkat edemedik. Ben Serkan benim hakkımda bir şeyler söyledi zannettim o da beni. Oysaki adamlar bizi tanıyormuş. Ama biz bunu kazanın şokuyla hemen anlayamadık ertesi gün dank etti kafamıza. Buradan takip ediyorlarsa kusurumuza bakmasınlar, bizi selamsız sabahsız biri gibi değerlendirmesinler. Kendilerine teşekkür ediyoruz.
Karagöl’ün tadını çıkarmaya çalışan Murat’ı telefonla arayıp derhal aşağı doğru koşmalarını, bisiklete binemediğimi söyledim.

Sağ olsunlar hemen çıkıp geldiler. Onlar bisikleti götürürken ben de yürümeye başladım.
Karagöl’e vardığımda pansuman zamanı geldi. Hayatımda hiç bu kadar güzel bir manzarada pansuman yapmamıştım. Geçen sene göremediğimiz ve bu sene bizi Artvin’e getiren yeşillikler arasında kalmış sisli gelin gerçekten de muhteşemdi.
Manzaraya bakarak acımı hafifletmeye çalışıyordum.


Önce oyulan kısımdaki taş ve yosun parçalarını çıkardım. Sonra deriyi küçük bir makasla kestim. Suyla güzelce yıkadım. Ve işte şimdi sıra en kötüsünde! Baticon sürmek.


Gözümden yaş geldi. Bacağım titremeye, ayağım hamsi gibi kıpraşmaya başladı. Antibakteriyel kremi de sürüp üzerini kapatıyorum.


Onlar güzel fotoğraflar çekerken ben de sırılsıklam olmuş üstümü değiştirmek için çantamdan bir şeyler almaya yöneldim.

Ellerim titremeye başladı. Kaza şoku desem o anda olması gerekirdi. Baktım benek benek ve oldukça beyaz. Serkan’ın yanına iskeleye gidip “çok üşüyorum” dedim. Ellerime baktı “buz gibi olmuş” dedi. Yüzüme baktı “dudakların morarmış, ne oldu sana?” dedi.
Ben de ne olduğunu bilmiyordum ve arada sırada gelen titreme beni korkutuyordu. Pansiyonun salon kısmına geçip sobanın yanına oturdum. Sürekli titriyordum. Şansıma o saatte orda olan çok şeker bir doktor geldi. Hafif bir muayeneden sonra karnımda bir sorun olup olmadığını sordu. Ben de sabahtan beri ishal olduğumu, midem bulandığı için de çok su içemediğimi söyledim. “Çok su kaybetmiş, hemen şekerli ılık limonlu su getirin” dedi. İçmekte bile zorlandım ellerimin titremesinden. Bir sürahiye yakın da tuzlu ayran içirdiler mineral kaybı için. Midem bulanıyor içmek istemiyordum ama zorla içirdiler. “Kızım gitme dersen bu akşam burada kalacağım” diyen doktorun iyiliğinin karşısında resmen ezildik. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Allah razı olsun.
“Ben evde anneme böyle bakmıyorum. Kıymetimi bil! Emanetsin zaten elimde” dedi Serkan. Hakikaten de çok ilgilendi. Annem olsa böyle bakardı herhalde. Islanan çoraplarıma kadar değiştirip ayaklarımı ısıttı. Sürekli üstümü örttü ve kontrole geldi. Hatta elim kolum tutmazken masaj bile yaptı.

Saatlerce ateşimi düşürmek için bandanamı ıslatıp alnıma koydu. Hakkını helal et kardeşim! Nasıl öderim bilmiyorum. Uyuyup uyandıkça “saat kaç oldu” diye soruyordum. İşte bir turcu ile yarışçının bariz farkı buydu. Biri bencil olmak zorundadır öteki yardımsever.


Bahtsızlıklarla şansımız aynı karedeydi bugün. Bir çift gelmiş onlarda da bey olan doktormuş. Bu sefer görevi o devralıyor. Antibiyotik alman lazım hemen diyor. İşletme sahibinin kızı kendisine bir hafta önce dişi için verilen antibiyotiği vermeye kıyamıyor. Doktor “senin zaten geçmiştir. Bir taneyle bir şey olmaz hadi getir” diyince zorla kalkıyor.

Ben yıllardır geçirmediğim şekilde en zorlu hastalığı geçiriyorum onlar ise benden minderi esirgiyor “kafanı o tarafa koyma minderler kaydı” diyerek. Pansiyon sahiplerinin umursamaz tavırları beni çileden çıkardı. Kalk da git der gibi bakmaya başladıklarında iyice rahatsız oldum. Kendime geldiğimde üzerimi güzelce giyinip dışarı çıktım.
Serkan beni görünce çok şaşırdı.

“Ben orada kalmam. Çadırda muratla sen kenarlara yat beni de ortaya alın. O zaman sıcacık olur. Gıcık oldum ben bunlara” diye ikna ettim.
Üzgünüm arkadaşlar. Geçen sene de kamp ateşi yakıp keyif yapma hayallerimiz suya düşmüştü bu sene de böyle oldu ama elimde olmayan nedenlerden dolayı. Serkan,” bir daha şarap almayacağım. Ne zaman alsam bir şey oluyor” diyerek suçu şaraba yükledi.

Bugün doğru düzgün bisiklete binemediğimiz gibi turumuzun da en kötü gününü yaşadık ekipçe. En çok da ben etkilendim. Yarın turun devam edip etmeyeceği belli değil. “İyileşemezsem size turu haram etmem ben atlar Ankara’ya dönerim hoş bu halde de nasıl dönerim” bilemiyorum dedim. Onlar da “hele bir dur bakalım, sabah olsun” dediler.
“Sabah ola hayrola” diyerek tulumumun içine girip koza gibi yattım.
Tur Bilgileri:
Artvin – Borçka – Karagöl
Yapılan Toplam Yol: 20,24km
Toplam Süre: 2:13
Ortalama Harcama: 15,00
Ani’den Çıktık Yola (Artvin – 6.Bölüm) 24.08.2008
“Bir Günde Kaç Mevsim Yaşanır?”
Kimisine göre erken bize göre rutin oldu sabah altılarda kalkmalar. Gözünü açan kendisini lavaboda buldu. Vakit kaybetmeden çayımızı ocağa koyduk sanki kendi evimizmiş gibi rahat tavırlar sergileyerek. İnanın biz şımarıklık yapmıyorduk. Bize bu rahatlığı yaşatan Reşat Amca’nın ta kendisiydi.
Ankara’dan beri taşınan paketten bir cevher daha çıkarıyoruz. Yüce nimetlerden biri daha “Sucuk”. Elbette ki hep beraber yiyelim, muhabbetimize anlam katalım diye.
Serkan’a sucukları pişirme görevini sattıktan sonra sofranın diğer kalan şeyleriyle ben ilgileniyorum.

Hayatımızda hiç yemediğimiz kadar taze ve doğal mis gibi çiçek kokan bir bal sunuyor bize Reşat Amca. Kendi köylerindenmiş. Ne yalan söyleyeyim böyle bir balı geçen sene Macahel’de bile yemedik.

Hatıra fotosunu da aldıktan sonra yola koyuluyoruz.

E tabi yine yola çıkmamız 2,5 saatimizi alıyor.

2640 rakımlı meşhur Çamlıbel Geçidi,


Havanın güneşli olduğuna bakmayın. Buz gibi bir hava var. Oldukça yüksekteyiz.



“Hey gidi dünya heeeey!” der gibi amcam,

Görmüş olduğunuz yoldan kıvrıla kıvrıla aşağıya iniyoruz. İndikçe rakım azalmaya, hava sıcaklığı artmaya, frenler ısınmaya, eller ağrımaya başlıyor. Fotoğraf çekerken iki yüklü kamyon bizi geçiyor sonra biz onları.






Nihayet inişin büyük bir kısmını tamamladık.

İşte beni buraya sürükleyen şey dedim bu yalnız ağacı görünce.

Hiç üşenmeden yüklü bisikleti alıp indim yoldan aşağı. İçime uzun uzun çektim mis gibi kokan havayı. Gözlerimi kapadıkça hayatı, açtıkça çamları gördüm.

Serkan da dayanamayıp geldi,

İso da,

Yol uzun, haydi gitme zamanı!



Canım hayvan nasıl da serilmiş yere biz vahşi yaratıklar yüzünden! 
Nihayet Şavşat’tayız.

Biz benzetemedik ama İso’nun dediğine göre geçen sene avlusunda kaldığımız camii,

Sabah donuyorduk. Saatlerimiz öğleni gösterdiğinde ise yanıyoruz. Belediye bahçesinde öğle yemeğimizi yiyoruz. Kaç gündür çıkışlar kapalı. Vücut isyanlarda. Duruma el atan Serkan “ye yee, bol bol incir kuru kayısı ye” diyerek kusana kadar meyve yedirtti.


Yeşilin de yeşili. Daha açık yeşili, yok daha koyu yeşili diyerek geziyorsunuz Artvin’de. Yok daha ötesi. Gözünüz gönlünüz açılıyor elleriniz frende ağır ağır etrafı izleyerek inerken.

Şavşat Kalesi,

“Baba bizi çek” demek yeterli. Bu kadar basit karşıya geçmek!

Dağlarda tepelerde süren yol çalışmaları doğanın huzurunu kaçırıyor.

Dilim damağım kurudu, yandık kavrulduk. Balıkların fink attığı bir evin çeşmesinde su molası için durduk. Balık malık dinlemeden ya ayakları soktuk dize kadar ya da kafaları soktuk boyna kadar. Siz düşünün nasıl içimizin yandığını!


Geçen sene denemiştik bu sene yemeden geçersek ağlar arkamızdan diyerek bir de süt mısır molası verdik.
Ye iç gez tamam ama bir yere kadar. Çatlayacağız arkadaşlar!

Biz mısırı amca da bizi yiyecek gibi bakmış.

Sanki tura çok parayla çıkmışız gibi bir de bizim gibi yolcu olan tüccarlardan oltu taşından tespih aldım. Neyse canım babam sağ olsun da ona feda olsun diyerek çıkardım yeşillikleri. Neyse ki hesaplıya aldık da içim cız etmedi.
Elde tespih boyunda koca kolye puhahahahahah!

Artvin-Erzurum-Şavşat yol ayrımına vardığımızda saat 16:30 kilometremiz ise 67,5 olmuştu. Bu akşam Borçka’da olmalıyız. Sabah Murat da aramıza katılacağı için inanılmaz acele ediyoruz. Bu yokuşları tırmanmaya zaten niyetimiz yoktu bir de acelelik eklenince hepten caydık. Bir an önce yol ayrımına gitmeliydik. O yüzden otostop çekmeye karar verdik. Yol çalışması nedeniyle trafik durduruldu. Araçlar beklemeye alındığında “umut fakirin ekmek kapısı” der gibi bakındık etrafımıza.

Bu dolu, bu almaz, bu bize bakmaz diyerek eledik çoğunu. O sırada patlamanın verdiği etkiyle çıkan toz bulutu şiddetli rüzgarla üstümüze üstümüze gelmeye başladı. Bisikletin üzerinde beklerken öyle bir itekledi ki nerdeyse Çoruh’a uçacaktım. Gözlerimi ve burnumu kapattım ama nafile saç baş karman karışık oldu. Çok geç kaldık. Bisikletleri kenara atıp bir kamyonetin arkasına sığındık. Toz bulutu açıkta kalan yerlerimizi bir güzel zımparaladı.


Kafa kafaya verip düşünmeye başladık ne yapsak diye. Ümitsizce bakınırken koca bir kamyon geldi hem de içi bomboş.

Acaba motorcu mu olsak ileride diye aklından geçmekte ekiptekilerin.


Hafif hafif yağmur çiseliyor.

Tam yarı yola gelmiştik ki çiseleyen yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Sığınacak bir yer olmadığı gibi eşyaları korumak için de çaba gösteremedik arkada sallanmaktan.

İşte olay anını anlatmaya çalışıp rüzgara karşı duran, başına geleceklerden habersizce yolculuğun tadını çıkarmaya çalışan gençleri canlı canlı izleyin. İso’nın yaygaracı çığlıkları ve Kevser’in kuruyamayacağız korkusu! [color=#FF0000](video için üzerine tıklayınız)[/color]
[url=http://s173.photobucket.com/albums/w59/KevSerSeri/KAAR/?action=view¤t=S6305452tam.flv]
[/url]
Kamyon şoförü “kusura bakmayın ilk bulabildiğim yere sizi yetiştirmeye çalıştım ama geç kaldım” diyince “estağfurullah abi, sen almasan da aşağıda ıslanacaktık” dedik taytlarımızdan süzülen su ayaklarımıza inerken. İşte pedli taytın kötü yönü de tüm suyu çekmesi. Hemen sıcak çaylarımız geldi. Sağ olsun abiler hemen söylemişler. Isınmaya çalışırken ellerimizin zangırtısına ritim tutuyordu bardakta hızlıca dönen kaşık sesleri.
Yağmur durunca yeniden çıktık yola. Ey Artvin garezin bize miydi? Her şey bir anda nasıl da değişiverdi. Geçen sene böyle yapmazdın amma diyerek Borçka’ya gitmekten vazgeçip merkezde sıcak bir mekan arayışına giriştik su dökülmüş minnoş edasıyla.

Öğretmen evine gittik kişi başı 27 lira dediler. Merkezde sağlam bir otel bulalım dedik 25den aşağı zor dediler. Çaresizce geçen sene muhabbet ettiğimiz çevre ve orman bakanlığının yerine gittik. Abiler bizi hemen tanıdı. Misafirhanede yer sordular. Bulamadık! D.S.İ’nin misafirhanesine sordular; o da ta tepede kamyonla mola verdiğimiz yerdeymiş. Hayatta oraya geri dönmeyiz dedik. Başladık merkezde ucuz otel aramaya. Abi biz öğrenciyiz falan fişman derken temiz bir otelde 3 kişi 40 liraya anlaşınca eyvallah dedik. İso Serkan ile yatar ben de tek kişilikte keyif çatarım dedim.
Çantalar yan yattığı için birçok yerinden su girmiş. Çoğu eşyamızı çıkartıp odanın içine serdik sabaha kuruması umuduyla. Banyosunu yapan dışarı çıksın lobide beklesin dedik. Ben hayatımda kafamdan böyle kırmızı toprak aktığını bilmiyorum. Sanki saçımı kızıla boyamışım gibi.
İso yine çadırda kalmak istiyordu, çok para harcadık diye. Ancak biz sıcak mekanda uyurken onun parkta bahçede ıslak kıyafetlerle yatmasına ne gönlümüz ne de vicdanımız razı olamazdı.
Akşam önce güzel bir yerde çorba içmeye gidelim dedik. Ancak içimiz ısınırdı. Sıcak çorbanın peşine bir de güzel yemek yiyip yattık mı kimse bizi o yataktan sabaha kadar kaldıramazdı. E kayan tiplerimiz ve asık suratlarımız ancak düzelirdi ne de olsa.
Sabah Çamlıbel Geçidi’nde donduk. Şavşat’a indik haşlandık. İçtiğimiz ve kafamıza döktüğümüz suyun haddi hesabı yok. Artvin ayrımında toz bulutu ve rüzgara maruz kaldık. En sonunda da yağmur ve dolu! Yine de hiç isyan etmedik, neden biz demedik! Peki ya siz! Bir günde kaç mevsim yaşama şansına erebildiniz!
Yol Bilgileri:
Çamlıbel Geçidi – Şavşat – Artvin
Yapılan Toplam Yol: 68 km
Toplam Süre: 3:10
Ortalama Harcama: 31,5 (Konaklama dahil)