Ani’den Çıktık Yola (Kars – 3.Bölüm) 21.08.2008
“Toprağı Sıksan Tarih Fışkırıyor!’
Saatimin alarmı çalıyor herkesinkinden önce. Bu sefer bilincim yerinde. Çalan melodiyi de nerede olduğumu da çok iyi biliyorum.
“Pişt! Haydi kalkın bakalım.”
Ses yok.
“Kime diyorum kalksanıza! İsoooo! Serkaaaaan!”
“Kalkın ayıp oluyor bak! Daha yatakları toplayacağız.”
Bu sefer başarılı oluyorum en azından Serkan için. Hayatta saygısızlık ve kabalık yapamaz böyle iyi insanlara karşı. İso’nun ise idrak yolları enfeksiyon kapmış. Hala algılayamıyor.
“Kalk dedim İsooo” diye bağırınca o da fırladı yataktan.
Turun son günlerine doğru anlamış olsa da Serkan’ın dediği gibi bir bayanı susturmak ve huzur bulmak istiyorsan ya hemen dediğini yapacaksın ya da dinleyip, sinirlenip karşı koyup çare bulamayınca gene yapacaksın. O yüzden siz, siz olun bayanları bağırttırmadan dediklerini yapın. Daha uzun yaşarsınız!
Yatakları toparlayıp üstümüzü giyinene kadar saat 8 oldu. Odadan çıktığımda karşılaştığım ilk varlık bir melekti. Annesi karşıdaki eve gittiği için kısa bir süreliğine de olsa onunla vakit geçirip, oynama imkanı buldum. Ne de olsa bebek sevmek insan ömrünü uzatan yegane şeylerden biri.
“Haydi, buyurun kahvaltıya, siz oturmazsanız biz rahat edemeyiz” diyoruz ancak kimse gelmiyor.
[i]Kevser: Siz nasıl köylüsünüz yahu! Köylü dediğin sabah ezanla kalkar, tarlaya gider. Biz böyle biliyoruz.
Gelin: Aaa! Hiç o saatte kalkamayız. Saat 10 gibi kalkar, 12de televizyon karşısında kahvaltı yaparız.
Kevser: Ohoo! Siz baya keyifçi şehirli olmuşsunuz canım
(Gülüşmeler sardı odayı.)[/i]
“En azından siz de çay için, bir yandan da muhabbet edelim” diyince Muhtar Davut Kara torununu da kucağına alıp kuruluyor kanepeye öteki elinde çay bardağı ile. Muhabbet arasında Ermenilerden laf açılıyor. Yıllarca Kars’taki Türklere yaptığı zulümler anlatılıyor. Davut Amcaların sülaleden de iki şehit verilmiş. Mustafa Kara ve Şevki Kara’ya Allah rahmet eylesin diyoruz.
Farkındayız çok geciktik ve bu bizim için akşama doğru sorun teşkil edecek. Ancak bu güzel insanları ve muhabbetlerini bulmuşken de kaçırmak istemiyoruz. Bir daha nerede bulacağız bu ortamı diyip hatıra fotoğrafları çekiyoruz.
Muhabbet ve foto çekmenin ardından Anı’ya doğru hareket etmemiz 10’u buluyor.
M.Ö. 5000’lere dayanan bir tarihe sahip Anı. Harabeler için üç saatimizi ayırdık ve yine de tam anlamıyla gezebildiğimiz söylenemez. Sekiz hektarlık bir arazi üzerine kurulmuş, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış çok büyük bir alan. Burayı tam anlamıyla gezmek istiyorsanız rahat iki gününüzü ayırmanız gerekiyor.
Anı hakkında kısaca bilgilendirme yapmak gerekirse;
[i]Kars İline 42 km uzaklıktaki Ocaklı Köyü sınırları içerisinde yer alan Anı Ören Yeri Türkiye ile Ermenistan sınırını ayıran Arpaçay Nehrinin batı yakasında Türkiye sınırları içerisinde volkanik bir tüf tabakası üzerine kurulmuş bir ortaçağ şehridir. Ören yeri Anadolu’ya İpek Yolu üzerinden girişte ilk konaklama merkezi olduğundan aynı zamanda bir ticaret merkezidir. Antik kentin zenginliği de buradan gelmektedir. Ören yerinin en eski tarihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Tarih öncesi dönemde ören yerindeki yerleşim bostanlar deresi olarak bilinen vadideki volkanik oluşumlu mağaralardan oluşmuştur. Bu günkü ören yerini oluşturan iç kale M.S. 4. yy’da Kars Şehrine ismini veren Karsak’lılar tarafından yaptırılmıştır. Ören yerinin dış cephe surları Bagratlı Kralı Aşot tarafından M.S. 964 yılında yaptırılmaya başlanmış daha sonra Kral III. Sembat 978 yılında 2. takviye sur sistemini yaptırmış 1064 yılında Selçuklu Sultanı Alparslanın Ani’yi fethetmesinden sonra anı beyi olan Ebul Menucehr tarafından 1064 – 1072 arasında 3. sur sistemini yaptırmıştır. Kale surları devetüyü ve siyah renkli tüf taşından yer yer iki ve üç sıra halinde Horasan Harcı ile yapılmıştır. Kurulduğu arazi üzerine uyumu sağlamak amacıyla üçgenimsi bir şekilde inşa edilen surların yedi giriş kapısı mevcut olup bu kapıların en önemlileri Aslanlı Kapı, Kars Kapısı, Sarnıçlı Kapılardır. Şehrin surları uzun kuşatmalara dayanıklı hale getirmek için surlar arasına yapılan destekleme kuleleri aynı zamanda erzak ve tahıl deposu olarak kullanılmıştır. Arazinin eğimine göre yer yer 5m yüksekliğe kadar oluşan surların dış cephelerinde Haç motifleri, Aslan ve yılan kabartmalı rölyefler, çini süslemeler mevcuttur. Ören yerinin ana giriş kapısı olan aslanlı kapı iki büyük giriş kapısından oluşmaktadır. Aslanlı kapının bulunduğu surların Doğu yanındaki burç üzerinde Selçuklu Sultanı Alparslan’ın şehri 1064 yılında fethetmesini belgeleyen dört satırlık Kufi İslami Kitabe mevcuttur.[/i]
Kimler gelmiş kimler geçmiş bu topraklardan,
Gezebildiğimiz ve görebildiğimiz kadarını fotoğraflar eşliğinde sizlerle paylaşalım.
Hemen giriş,
İç cephe surları,
1034 yılında yapılan Aziz Prkitch Kilisesi,
Gerimde kalan yer Ermenistan,
Arpa Çay’ı sınır oluşturuyor iki ülke arasında,
Tigran Honents Kilisesi; tüccar Tirgan Honents tarafından 1215 yılında inşa edilmiş. Resimli Kilise diye de geçiyor. Hz. İsa’nın doğumundan ölümüne kadar olan olaylar kilise duvarlarında resmedilmiş. Ancak çok fazla tahrip olmuş. İyi bir restorasyona ihtiyacı var.
Kilisenin içinden görünüm,
Ermenistan’daki taş ocağında yoğun çalışma var,
Katedral (Fethiye Camii): Anı Kralı Senbad tarafından 987 yılında inşaatı başlamış ve Kral Gagik tarafından inşaatı tamamlanmıştır. Binanın mimarı; 989 depreminden sonra İstanbul Ayasofya Kilisesi’ni restore eden Tiridat Usta’dır.
Katedralin içi,
Tavanını güzelce çekmek için uğraşıp duruyorum.
Ne kadar yüksek olduğunu bize bakarak anlayabilirsiniz.
Ebul Manucehr Camii; Anadolu’da inşa edilen ilk Türk camiisi olma özelliğini taşıyor. Selçuklular zamanında 1072 yılında Seddatoğulları’ndan Ebu Süca Manucehr tarafından yaptırılmıştır.
İnanılmaz geniş bir minaresi var. Minarenin üzerinde ‘Bismillah’ yazıyor.
Tavan işlemelerine bir türlü akıl erdiremiyoruz. Nasıl oluyor da renkli taşlardan yapılmış köşegen taşlar iç içe geçmiş ve düşmeden durabiliyor aralarında herhangi bir bağlantı görünmeden.
Aşağıda gördüğünüz yıkık köprü tarihi İpek Yolu üzerinde yer alıyor.
Camide çalışan işçi ve onların çocukları,
Sekizgen köşeli minareye 99 basamaklı merdivenle çıkılıyor. Normalde çıkmak yasak ancak orada çalışan işçilerden rica edince bize eşlik ediyorlar. Tepeye kadar çıkıyor ve Anı’yı yukarıdan gözlemliyoruz. Şiddetli bir rüzgar var. Kollarımı açıp, gözlerimi kapatıyorum içime depolamak istercesine.
Minareye tırmanırken ve tepesinden çektiğimiz fotoğraflar,
Tarih içinde yoğrulmuş, gözlerim kocaman açılmış, hayranlıkla etrafıma bakınıp daha fazla fotoğraf çekmeye çalışırken Serkan’ı oldukça yormuşuz. İsmail ile minareye tırmandığımızda (çıkmadık resmen tırmandık, tamamen karanlık ve basamakların çoğu kırılmıştı) aşağıda uyuyakalmış.
Polatoğlu Kilisesi (Abughamrents): Horasan’dan gelen Pavlavlı Beylerbeyi tarafından 994 yılında yaptırılmıştır.
Pek bir şey kalmamış ama bu da Gürcü Kilisesi,
Bilimsel kazı çalışmaları 1989 yılından bu yana Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı tarafından rutin olarak her yıl yapılmakta. Bu çalışmalarda Ani Ören yerinde tarihi kentin antik su şebekesi ortaya çıkarıldı. 2001 yılında bulunan Saray Kazısına devam edildi. Surlar dışında yapılan sondaj çalışmalarında altın bilezik ve kemer bulunmuştur.
Belki de gözünüze çarpmıştır. Sekiz hektarlık alanda hiç mi ev köy yoktu! Elbette ki vardı. Ancak zaman aşımına uğramış ve çoğu torağın altında kalmış ibadethaneler kadar sağlam yapılmadıkları için. Beyhan Hanım gibi değerli hocalarımız sayesinde tarih gün yüzüne çıkıyor. Buradan teşekkürlerimizi sunuyoruz kendisine.
Nette araştırma yaparken bulduğum Beyhan Hanım’ı şimdi hatırladım. Hani bize yardım etmeyen burnu havada bir Yaşar Hoca’mız vardı Mimar Sinan Üniversitesi’nden. İşte onun başarılı eşi Beyhan Hanım. Belki de eşinin başarılarının gölgesinde kaldığı içindir bu ukala tavırları. Yaşar Hoca’nın soyismini de bu sayede buldum. Yaşar Çoruhlu’ya ne desek az. Daha önceki bölümde diyeceğimizi yeterince söyledik zaten. Allah bildiği gibi yapsın. Ekşi sözlükte öğrencileri de diyeceklerini demiş yeterince.
Üç saatin sonunda çok geç kalacağız diyip Anı’ya veda ediyoruz. Tabi yine hatıra fotoğrafı aldıktan sonra.
Hava yine kararmaya başladı. Anlaşılan yağmur geliyor. Asıldık pedallara! Daha 500m gitmemiştik ki toz bulutu sardı etrafımızı. Kafamdaki bandanayı yüzüme geçirdim. Göz gözü görmüyor bırakın aralamayı. İlk gördüğümüz yere (bakkal) sığındık. Yapacak bir şey yok meyve suyu yanına bisküvi alıp atıştıralım bari dedik. Çok fazla yağmur yağmadı ancak yine yıldırım korkusuyla kafamızı çıkaramadık.
Ben hiç yulaf görmedim diyince Serkan yüklü traktörlerden düşen yulaf ve arpa tanelerini alıyor. İkisinin de tadına bakıyorum. Buğdayı da eklesem üçünün de arasındaki farkı anlamıyorum. Hepsi aynı geliyor bana.
Bir buçuk saatlik zorunlu moladan sonra 14:30’da yola çıkıyoruz. Durmaksızın rampa tırmanıyoruz. Karnımız da acıkmaya başladı. Subatan Köyüne kadar durmak yok. Oraya vardıktan sonra bir şeyler yiyebiliriz diyoruz.
[i]Serkan: Şu kavakların olduğu yer askeriye. Subatan’a çok az kaldı.
Kevser: O daha ileride değil miydi Serkan?
İsmail: Yok yaw daha çok var.
Serkan: Yahu İsmail benim memleketimi benden daha mı iyi bileceksin. Bir kere de iddialaşma yaa!
Serkan geriliverdi bir anda. Ama öncesi var tabi. İsmail’in her şeye verecek bir cevabı, bilse de bilmese de iddiaya girecek gazı olduğu için Serkan’ın tepesi attı.
İşin enteresan tarafı ise tepeyi aşıp kavakların oraya geldiğimizde askeriyenin olmamasıydı.
Kevser: Allah canını almasın Serkan. Hani askeriye?
Serkan: Benzettim demek.
Kevser: O değil de şimdi İso’nun ağzına laf verdin ya uğraşır durur seninle.
Serkan: Sorma yaa!
İsmail: Yaaa ben saaa didim.[/i]
Hava çok yoğun. Bulutlardan ötesi görünmüyor, yağmur ara ara yağıyor. O kadar şiddetli bir rüzgar var ki yolun en soluna geçiyorum, ancak beni en sağa iteklemesi saniyeler alıyor. Çoğu zamanda rüzgara karşı pedal çevirdik. 10 km tırmanıştan sonra enerjimizi tüketmeye başlıyoruz. Serkan önde, ortada ben, arkada İso giderken “dur” diye bağırıyorum. Beş dakikadır belli etmeyim diyorum ama sancı gittikçe artıyor. Mideme inanılmaz bir kramp giriyor. Eğildikçe dayanılmaz bir hal alıyor doğrulunca geçiyor. “Daha fazla ilerleyemeyeceğim” diyorum. O sırada Serkan geri dönüyor. Yere uzanmam için yağmurluğunu çıkarıp altıma seriyor. Yatmak için bile eğilemezken işin enteresan tarafı beş dakika uzandıktan sonra ağrıdan eser kalmıyor. Ne olduğunu anlayamadık.
İki saat kadar pedal çevirip, rüzgarla boğuşup, yağmurla haşır neşir olmuşken beyaz bir minibüs duruyor TCK’ya ait.
[i]- Nereye gidiyorsunuz gençler?
- Kars’a abi.
- “Bu havada zor olur. Bisikletleri atın da bırakalım”.
- Bagajları sökmemiz çok zor. Bisikletleri sığdıramayız.
- Hele bir deneyin” diyince gözlerimiz hamsi cibu parlayi.[/i]
Çok zorlandık, baya bir uğraştık ama koltukların arasına, üstüne, yanına bir şekilde sığdırmayı başardık. Kendilerine teşekkürü borç biliriz. Sağ olsunlar! Hava koşulları ile mücadele ettiğimiz anda otostop çekmediğimiz halde bizi araçlarına aldıkları için karizmamız da sarsılmamış oldu. Gerçi bunu çok da takan bir ekip değiliz ama olsun. Kars’a varana kadar arka koltukta sızıvermişim. Malum dün geceden uykusuzum.
Yediğimiz yağmurun etkisiyle baya üşüdük. Kars’a varınca direkt çorba içecek yer aramaya başladık. Birer tane işkembe, yarımşar da ezogelin içiyoruz. İşletmeden çok memnun kalıyoruz. Hem güler yüzlüler hem de insanı kazıklamaya çalışmıyorlar turist diye. Gittiğinizde mutlaka uğrayın derim.
Çorbacıdan çıkmamız 19’u buluyor. Işıklarımızı yakıp Kars’tan ayrılmanın zamanı geldi gidebileceğimiz yere kadar pedallayalım diyip düşüyoruz Ardahan yoluna. Yoksa bu şehirden çıkamayacağız. Yol çift yön, oldukça dar ve bozuk. 10km kadar gittikten sonra etraf zifiri karanlık oluyor. Bundan sonrasına devam etmek mantıksız diyip çekiyoruz bisikletleri bir petrolün önüne. İşte şimdi bizim için otostop zamanı geldi. Gelene gidene ön ışıklarımızı tutup işaret ediyoruz. Ancak araçlar yakınımıza geldikten sonra nasıl bir araç olduğunu gördüğümüz için çoğu fırsatı kaçırıyoruz. On beş dakika geçmeden kasalı bir araç duruyor. Susuz’a kadar gittiğini söylüyor. Önce bize uymaz diyoruz ancak sonrasında benzinlikte mi kamp atacağız. En iyisi oraya kadar gidelim. Yarın aynı yolu döner Çıldır’a geçeriz diye anlık plan yapıyoruz. Artvinli abimiz sağ olsun bizi Susuz’a kadar bırakıyor.
Nerede kalabiliriz diye bakınırken karakoldan bir polis öğretmen evinin olduğunu söylüyor. Karanlıkta ve ıslak zeminde çadır kurmaya hiç niyetimiz yok. Hele ki bir de dört gündür suya sabuna dokunmayan bedenlerimizin banyoya ihtiyacı olduğu düşünülürse en mantıklısı bu diyoruz. Öğretmen evindeki görevli yok. Başka bir bey yardımcı oluyor bize. Oturma salonuna geçip çaylarımızı yudumlarken kalacak odanın olmadığını öğrenmek bizleri hayal kırıklığına uğratıyor. Suratım düşüyor önüme. Bu durumu gören Susuz’a atanan ve uzun süredir burada kalan Tapu Kadastro Müdürü banyosunu kullanabileceğimizi söylüyor. Eşyalarımızı topladığımız gibi sırayla banyoya koşuyoruz. Banyodan çıkanın rengi açılıyor, sanki biraz pembeleşip turun bütün yükünü üzerinden atıyor. “Allah razı olsun” diyip minnettarlığımızı belli ediyoruz kendisine.
“Pis yerlerde yatmam ben. En azından çadırın içi tertemiz.” diyince tarihte bir ilke daha imza atarak öğretmen evinin oturma salonuna çadır kuruyoruz.
İso ve Serkan çoktan hazır yatmaya. Ancak ben lensi çıkar, dişini fırçala derken neredeyse uykumu kaçırıyordum. Neyse ki yorucu bir gündü ve dünden uykusuzuz. Sorun olacağını zannetmiyorum.
“Arkadaşlar! Allah rahatlık versin. Sabah erken kaldırırım haaa!” dememle uyumam bir oldu.
Yol Bilgileri:
Ocaklı Köyü (Ani Harabeleri) – Kars- Susuz
Yapılan Toplam Yol: 25km (çoğu rampa)
Toplam Tırmanış: 281m
Toplam Süre: 2:25
Ortalama Harcama: 15,5ytl (9ytl öğretmen evi dahil)
Ani’den Çıktık Yola (Kars – 2.Bölüm) 20.08.2008
“Ani’ye Varabilecek miyiz?”
“Two, three, four” diye derinden bir ses geldi önce.
“woo-hoo-oo,woo-hoo, woo-hoo-oo,woo-hoo” diye sesleniyor bir kadın yavaş yavaş yükselen bir ses tonuyla. İlk bir iki saniye duyuyor muyum, ne duyuyorum, nerdeyim, bu kadın da nerden çıktı diye düşündüm. Sonradan cep telefonumun alarm melodisini iki gün önce Black Horse And The Cherry Tree olarak değiştirdiğim aklıma geldi. Tabi ben bunu idrak edinceye kadar şarkı nakarata geldi.
But I said
“No, no, no, no-no-no”, I said
“No, no. You’re not the one for me.
No, no, no, no-no-no”, I said
“No, no, you’re not the one for me.” diye eşlik ettim gözlerim kapalı, sol ayağımın yataktan sarkmış sallanıp ritim tutarken.
“Günaydın!” dedi uykulu ve ince bir ses tonu. İşte o zaman anladım evimde değil de Kars’ta misafir kaldığımız evin gelini Nurcan ile aynı odayı paylaştığımızı.
Renkli parlak kumaşlarla kaplı yumuşacık yorganın altından çıkmak istemesem de tekrar çalacak olan alarmı kapatmayım diye uzağa bıraktığım cep telefonunu susturmak için saat 6Yı biraz geçe kalktım ayağa. Diğer odaya gidip baktığımda akşam ahkam kesen turdaşlarımın üzerinde pireler uçuştuğunu görüyorum. Sabahları erkek ile kadın sesi arasında çıkan borumsu sesime dayanmaları mümkün değil hele ki bir yandan da tartaklıyorsam “kalksanıza ya” diye.

Güya kahvaltı yapmadan yola çıkacaktık. Serkan’a yengesi “hazır çay var” diyecek de o da bir yudum almadan çıkacak öyle mi! Mümkün değil zapt edemezsiniz, olay çıkarır. Mutfaktaki masa bal, peynir, zeytin derken donatılıyor biz de en yakınına oturuyoruz. Teyzemiz bizden de erken kalkmış erişte yapacağım diye. Hollanda’dan getirilen erişte kesme aleti de pek bir işlerine yaramış. “Vay be pratikliğe bak, bizim oralarda elde keserler” diye şaşkınlığımı gizleyemiyorum.





Dikme köyü benim çok hoşuma gitti. Tıpkı yabancı ülkelerin kasabalarındaki gibi. Ortada geniş bir yol, yolun sağlı sollu yanlarında ise sıralı beyaz evler var. İnanılmaz muntazam ve hoş duruyor. Evlerin arka tarafındaki tarlalar ise genellikle kendilerine ait.



Serkan “hazır gelmişken akrabaları da bir görelim” diyor. Yol boyunca ilerliyor, o muhabbet ederken ben selam verip aralara dalıyorum fotoğraf çekmek için.
Kışın kar düştükten sonra yenen anlata anlata bitiremedikleri lezzetli kazlar.

Saman yapmak için otlar yükleniyor.

Genç ya da yaşlı! Hepsinin ortak noktası gözlerindeki ışıltı!




Ruslardan kalma yazılı taşlar evlerin arasında,

Yine bir Rus icadı olan at tırmığı,


Akraba ziyaretleri yaparken tok olduğumuzu söylesek de her gittiğimiz evde mutlaka çay ve tandırda pişirilmiş sıcak ekmek ikram ediliyor. Serkan’ın sülaleyi günlerce dinlesek de hala çözümlediğimiz söylenemez. Artık bizim için amca yok kiminle tanışıyorsak dayı, teyze diye hitap ediyoruz.

Yüce nimet kaymak ne de güzel yakışır balla. Geçen sene Artvin’de yaylalara çıkıp kaymak yiyemeden inmek çok oturmuştu içimize. Teyzelerden birinin evinde ikram edilen kaymak hepimizin gözünü döndürüyor, tok mok demeden sürüyoruz sıcak ekmeğin üstüne.

Anne nereye tay da peşinden oraya,

Dayanamayıp ben de atlıyorum arabaya,


Biz dönene kadar ekibi genişletmişler. Kolay gelsin hanımlar!


Hatıra fotosu alıp 9’da yola çıkıyoruz. İyi ki erken kalkmışız 3 saattir köyün içinde dolanıyoruz diyoruz. Her şey için Turan Dayı ve ailesine çok teşekkür ediyoruz. Bizi çok güzel ağırladılar.





Yoldan fazla araç geçmiyor. Asfaltı da gayet düzgün. Merkeze doğru ilerliyoruz.

Serkan patlat bir Kars türküsü de dinleyelim diyorum. Acıklı bir şey beklerken
“Kağızman’a ısmarladım nargele nargele” diye başlayınca dayanamayıp hep birlikte başlıyoruz söylemeye.
Kağızman’a ısmarladım nargele nargele,
Gümüş kemer ince bele dar gele dar gele dar gele vay,
Dar gele dar gele vay dar gele dar gele…




Meydanları çok ferah,



Rusların zamanında kilise olarak kullanılan günümüzde ise camii olarak kullanılan Fethiye Camii,





Kars Kalesi,




Kars’a bir bakış,

Şükürler olsun ki bu şehirde de dalgalanıyorsun gururunla, şanınla, onurunla.







Tekrar merkeze iniyor ve erzak olarak bal ile meşhur Kars Kaşarı’ndan alıyoruz. Nasıl olsa ileride lazım olacak.

Öğle yemeği için bir lokantaya oturup İskender sipariş ediyoruz. Ne kadar diye sorduğumuzda 4 lira diyorlar şaşırıp kalıyoruz. Hemen yorumlar başlıyor. Tabi büyükbaş hayvancılık var et ucuz oh ya ne güzel diye. Ancak tabaklar önümüze geldiğinde birbirimize bakıp gülüyoruz “neden 4 lira olduğu anlaşıldı” diyerek. Burada yediğimiz porsiyonun tam olarak yarısını görünce e aynı hesaba geliyor diyoruz. Gözümüz doymuyor midemizin aksine.
Merkezden çıkınca hava kapatmaya başlıyor. Hava hafifçe atıştırmaya başlayınca kara kara düşünmeye başlıyoruz ne yapacağız diye. Ani sapağına geldiğimizde hava iyice kapatıyor. Burada da karasal iklim var. Kırkikindi yağmuruna yakalanıyoruz.
Dümdüz bir ova ve yolda giden metal aksamlı bisikletçiler. Sonuç korkutucu olabilir. Yıldırım düşme tehlikesi tedirgin etmeye başlıyor. En çok da Serkan’ı. İso hala gidelim diyor. Ben ise kararsız kalıyorum. Arkama dönüp baktığımda gördüğüm manzara karşısında ise kesinlikle Serkan’a hak veriyorum.

İlk gördüğümüz benzinliğe sığınıyoruz. Hava açarsa gideriz yoksa bugün buradayız diye sıkıntılı bir bekleyiş içerisine giriyoruz. Saat 3 ve önümüzde 42km yolumuz var. Petroldekilerle muhabbet ederken “geçen gün şuradaki direğe yıldırım düştü o da geldi panoyu patlattı, arkadaş yaralandı” diyince uygun bir araç gelirse otostop çekelim diyoruz. Görevli arkadaşla birlikte çay, kahve, bisküvi derken 1,5 saat zaman geçiriyoruz. Gideceğimiz taraf açıldı artık yola koyulabiliriz diyip 16:30’da yola çıkıyoruz. Artık zamanımız daha kısıtlı. Akşam olmadan Ani’ye varıp çadırları açmamız lazım.
Yol çok güzel. Rampa da tırmansak bisikletler sanki akıyor. Turistlik bir yer olduğu için yatırım yapılmış anlaşılan. Hava oldukça serinledi bu yüzden rampaları daha kolay tırmanıyoruz. Yolun neredeyse yarısı tatlı bir tırmanışa sahip. Toplamda 247m. Tırmanıyorsunuz, insanı yormuyor. Sonlara doğru iniş daha fazla ve insanı rahatlatıyor. Ancak o güzel dediğimiz yolda halen çalışmalar var henüz tamamlanmamış. Yolun yarısında sağ tarafta bulunan tepeden Subatan Köyü’ne kadar yaklaşık 10km kadar iniş var. Ondan sonra da yol hafif düzleşiyor.
Tırmanırken bir an gözümün önünden geride bıraktığım evim, dostlarım, sevdiklerim geçiyor. Hafif bir özlem duygusu sarıyor ancak tamamen sarmalamasına ve hakimiyeti ele geçirmesine izin vermiyorum. Güç bende! Dönüp etrafa bakıyorum. Yolun yarısına yakın bir yerde büyük bir tepe var. Orayı kendime referans alıyorum. Amacım oraya varmak. Gözümü tepeden kısa süreliğine ayırıyor etrafa bakınıyor yeniden oraya odaklanıyorum. Yağmurun sebep olduğu toprak kokusu yeniden sinyaller yolluyor beynime. Tertemiz havadan derin bir nefes alıyorum gerçekten soluduğumu hissederek. Huzur kaplıyor içimi. Evet! Yolda olmaktan, Kars’ta bulunmaktan, sarının her tonunu ve arada beliren yeşilliklerden, tur arkadaşlarımdan, muhabbetlerden, insanlarından, kısaca her halimden memnundum. Öyleyse kıymetini bilip daha çok tadını çıkarmalıydım.

Serkan bizi sürekli kandırıyor. Şu dağı aşınca geldik, şu virajı dönünce oradayız diye. Ancak kendinin de pek hatırladığı söylenemez. Küçükken gelmiş buraya.
Zor da olsa saat 19’da Ocaklı köyündeyiz.

Ani harabelerine varmış olmanın sevinciyle Kale’nin girişine kadar ilerliyoruz. Ziyaret saati çoktan bitmiş zaten devam etse de karanlıkta nasıl gezilebilir. Şimdi kamp atmak için en uygun yeri bulmak lazım!
Kale girişine gelmeden hemen önce sol tarafta değişik bir yapı görüyoruz. Okul mu? Zannetmem. Otel mi? Evet olabilir. “En iyisi gidip soralım.” Orta yaşlı bir bay ve gençler bahçesinde voleybol oynuyor. Gençlik kampı mı acaba diye düşünüyoruz. Sonradan Mimar Sinan üniversitesinde hoca olduğunu öğrendiğimiz Yaşar Bey ile olan diyaloğumuzu aktarıyorum.
[i]Biz: Selam
Yaşar Bey: Merhaba
(Etraftan ne ilgi var ne merak. Selamı bile zorla veriyorlar. Herkesin burnu bir karış havada. Anlam veremiyoruz.)
Kevser: Pardon bir şey soracaktım. Otel mi burası?
Yaşar Bey: Hayır, değil.
Kevser: Ne peki?
Yaşar Bey: Burası kazı çalışması yapanlara ait bir yer.
Kevser: Biz de kalabiliyor muyuz?
Yaşar Bey: Hayır, mümkün değil.
Serkan: Kamp kurabileceğimiz uygun bir yer gösterir misiniz?
Kevser: Bahçeye atabilir miyiz mesela?
Yaşar Bey: Buraya olmaz da şu duvarın arkasına atabilirsiniz. (Eliyle bahçenin de dışarısını işaret ederek.)
Kevser: Kars’tan geliyoruz aslında Ankara’dan. Yardımcı olamaz mısınız?
Yaşar Bey: Burada yer yok Kars’a geri döneceksiniz o zaman.
Kevser: Hımm! Muhtarın evi nerede biliyor musunuz?
Yaşar Bey: Hayır muhtarı falan tanımıyorum ben.
Kevser: Peki iyi akşamlar.[/i]
Bu saygısızca tavırlar karşısında sinirler gerildi, kaşlar çatıldı. Koskoca köye bizi sığdıramadı da Kars’a dönmemizi söylüyor saygısız, görgüden ve nezaketten yoksun adam. Sanki daha önce kazı çalışmasına hiç şahit olmadık! Hangisinde devlet otel yapıp da buyurun burada kalın diyor? Köyden birilerine muhtarı sormaya karar verdik. Karanlıkta önümüzü zar zor görüyoruz. Dışarıda acayip bir rüzgar var ve bir an önce kalacağımız yeri ayarlamamız gerekiyor.
Muhtarın evine vardığımızda gelini ile eşi çıkıyor kapıya.
[i]Kevser: Selamünaleyküm teyze! Muhtar yok mu?
Teyze: Ne yapacaksınız yavrum muhtarı?
Kevser: Teyze biz Kars’tan geliyoruz. Aslında Ankara’dan çıktık yola. Hava karardı ve ortada kaldık. Bize çadır kurabileceğimiz uygun bir yer gösterir misiniz?
Teyze: Muhtar yok yavrum tarlaya gitti. İçeri buyurun, bizde kalın bu gece.
Kevser: Yok teyzecim sağ olasın, biz sizi rahatsız etmeyelim.
Teyze: Öyle şey mi olurmuş hele bir içeri geçin.[/i]
O sırada bir bey geliyor. Serkan Karslıyım diye muhabbet ederken, “sen de mi gagalanın ortasına yemin edenlerdensin” diye bir cümle kuruyor ve gülüşüyorlar. Biz de tepkiler “ne ne ne? O ne?” şeklinde oluyor. Gagala; ortasında delik bulunan tandırda pişirilen bir çeşit ekmek. Gagalanın ortasına yemin ederim ki derlermiş yalan yere yemin edecekleri zaman. Bir nevi ekmeğin üzerine yemin etmemiş oluyorlar. Bir şey daha öğrenmiş olmanın ve farklı bir kültüre şahit olmanın sevincini yaşıyoruz.
Bisikletlerimizi duvara yaslayıp içeri gidiyoruz. Çoraplarımız toz toprak içinde kaldığı için utancımızdan ayaklarımızı yıkayıp çorap değiştirmek istediğimizi iletiyorum. Buyurun diyip banyonun yolunu gösteriyorlar. Teyze de gelini de çok cana yakın, harika insanlar. O kadar doğal ve cana yakınlar ki ağzımız açık dinliyoruz. Onlar da bizim anlattıklarımızı dinlerken gözlerinin içi parlıyor. Daha sonradan eve muhtarın kızı, oğlu da giriyor. Evde bir de bebeğimiz var geline ait. Acıkmışlardır diyip karşıki evde hemen yemek pişirmişler biz sofra kurulduğunda haberdar oluyoruz. Çaşır otu diye değişik bir şey deniyorum. Yeşil soğanın haşlanmışı gibi bir görüntüsü var. Tadı hafif ekşi ve acımsı. “Amanın” diyip alışkındır diye Serkan’a veriyorum. Gülüyorlar suratımı ekşitmeme.

Geç saatte eve muhtar ve büyük oğlu da geliyor. Bir muhabbet bir çay, bir muhabbet bir çay derken gece yarısı oluyor. Sanki kendi evimizdeymişiz gibi bizi rahat ettiriyorlar. Ne kadar bizim tulumlarımız var yerde yatarız dediysek de bir türlü ikna edemedik yatak yorgan açarken. Çekyatın üstüne bir de yorgan serip yatak yapmışlar rahat edelim diye. Bu kadar iyiliğin karşısında eziliyoruz ve keşke gelmeseydik, çok zahmet verdik diye düşünüyoruz.
O kadar içilen çayın ardına uykum kaçıyor. Serkan ile İso’ya laf atıp duruyorum. Günün değerlendirmesini yapıyoruz. Biri üniversitede hoca olmuş ama insanlıktan nasibini alamamış anlayışsız bir insan, öteki ise Türkiye’nin her yerine gitmiş eskiden kamyon şoförü şimdi ise Ocaklı Köyü muhtarı ve onun ailesi. İçtenliğe, karşılamaya, yapılanlara bakıyoruz arada dağlar kadar fark var. Davut Kara ve ailesine teşekkürlerimizi iletip bir kez daha Allah razı olsun diyoruz.
En son saati sorduğumda 3:30’du. Uyumam 4ü bulmuştur herhalde. Sabah nasıl kalkacağım diye düşünürken uyuyakalmışım.
[u]Yol Bilgileri:[/u]
Dikme-Kars-Ocaklı Köyü (Ani Harabeleri)
Yapılan Toplam Yol: 72 km (Yol ayrımından sonra Ani’ye 42km. yol var.)
Toplam Tırmanış: 347m
Toplam Süre: 4 saat
Max hız: 79km/h
Avr: 17.31km/h
Gün Ortalaması: 13,5 ytl
Ani’den Çıktık Yola (Kars-1.Bölüm) 19.08.2008
“Planlar Neden Değişti?”
Her birimiz başka bir sebepten bağlıyız bulunduğumuz şehre. Kimimiz alışkanlıklardan, kimimiz iş güçten, kimimiz yeni umutlardan.
Sevsek de güzel Ankara’mızı yeni yerler görmek amacıyla kopup gitmek, telefonları kapatmak, kimsenin ulaşamadığı, kimseye ulaşamadığımız kısa anlar için gün saydık bir sene boyunca tura çıkıp çıkamayacağımız belli olmadan hayaller kurarak. Herkes birbirinden haber bekliyordu. Zira birinin işten izin alması diğerine, diğerinin parasını denklemesi ötekine bağlı bir zincirdi.
Kafamı kaşıyarak haftalarca düşündüm taşındım. Ya tam gittiğimde kadrolar açıklanırsa, evrak toplamada geç kalırsam, yine treni kaçırırsam diye kara kara düşünüyor dbu şehirden uzaklara bir adım atamıyordum. Zira ben de adına Kpss denen saçma bir sınavın mağdurlarındandım. Deli gönül “çık git” diyor mantığım “yok Kevser, az daha bekle, acele etme” diyordu. Nette gezerken iki sene öncesinin atama tarihlerine bakınca bu devlet aynı mantıkla giderse yaşadım, erken açıklanamaz diye mantık yürütünce gözlerimde şimşekler çaktı. Son birkaç aydır “Kevser bu sene tura gitmeyecek miyiz?” diye soran Serkan’a çantanı hazırlamaya başla iki-üç güne kadar tura çıkıyoruz diye müjdeyi verdim. En az benim kadar sevinmiş olmalı ki iş yerindeyim demeden bağırarak havalara uçtu. Geçen seneki ekibe haber saldık var mısınız diye? İso “ben varım”, Murat “sonra katılabilirim” dedi. Mesut ile Erhan haftaya çıkın biz de gelelim dediler. Serci “staj uzadı çok üzgünüm, gelemiyorum” dedi.
Tekrar başımı aldım ellerimin arasına düşündüm, taşındım. Kimseye göre ayarlayacak ne zamanım vardı ne de sabrım. Çünkü kendime ne olacağı belli değildi. Fırsatı kaçırırsam bu seneki hayallerim suya düşebilir, işe girersem de bir sene izin alamazdım. Elde var üç kişi. Üç kişiyle uzun tur olur mu? Neden olmasın deyip hazırladık çantaları. Serkan biletleri ayırttı, ben nerdeyse 15 günlük erzak topladım, İso da mutfak araç gereçlerini tedarik etti.
Bizim için tur başlamıştı en azından teorik olarak. Her zamanki gibi bir türlü razı olmayan ailelerin gönüllerini alma çabaları da başlamıştı. Ben ise yolculuğun Kars’tan başlayacağını nasıl söyleyeceğimi düşünmeye başladım. Stresim bir türlü bitmiyor, dertlerin biri bitse öteki başlıyordu. Her ne kadar güvendiğim kardeşlerimle yola çıksam da kız başına 15 gün dağlarda gezeceğini söylemek bir de yolculuğu doğudan başlatacağını söylemek hiç kolay değildi.
Bu kadar az zamanda nasıl tura çıkılabilir? Güzergah nasıl çizilir? Eşyalar nasıl tedarik edilir? Hepsi önceki turların detaylarında gizliydi. Daha önce defalarca uzun turlara çıkmıştım ve hepsinin listesi bir dosyada saklıydı. Buna en yakın olan geçen seneki Artvin Turu’nun listesini çıkarıp koydum karşıma ve bir kaç şey ekleyip çıkararak oluşturdum yenisini. Peki ya güzergah? Gidilecek, gezilecek, görülecek yerler az çok belliydi. Kullanılacak olan yol da. Nereyi çok beğenirsek, nerede daha çok huzur bulursak orada fazladan kalabilirdik. Ha vakit artarsa ya da birilerinden “görmeden gitmeyin” gibi bir şey duyarsak anında planları değiştirebilirdik. Benim tur anlayışımda ne kadar çok pedal bastığımın ne kadar ortalama yaptığımın önemi yoktu. Ne kadar çok yer gördüğüm, yolda nasıl gittiğim, giderken soluduğum hava, yolculuktan aldığım haz ve verdiği huzur vardı. O yüzden kafamız rahat tur değil tatil havasındaydık.
Pazartesi 17’ye biletlerimizi alıp Kars yolcusu kalmasın diyerek otobüse eşyalarımızı ve bisikletlerimizi yerleştirdik. Sağ olsun arkadaşlar burada da bizi yalnız bırakmadı ve uğurlamaya geldi. Eşyalarımı listeden kontrol ederek tek tek çantaya yerleştirdiğim için kafam rahattı. Ancak bu kadar saat yolculuk çekilmezdi. Otobüse binerken yastıklarımı unutmamalıyımdım biri boynuma diğeri belime. Yol için ablamın hazırladığı börekleri arıyorum ortalıkta yok. Sds’ye gittiğimizde İstanbul’dan bisikletle gelen Necati Bilgen ve Süleyman Şatır gibi değerli ağabeylerimizi görmek beni hayli şaşırttı. Ayaküstü iki muhabbet ve acele tavırlar içerisinde aklımız dağınık bir şekilde ayrılırken Halim börekleri dükkanda unutmuş. Hemen kaşlarım çatılıyor ve sinirleniyorum ama nasıl olur diye? 18 saatlik yolda ne yiyip ne içeceğiz? “Ablam seni affetmeyecek. Sabahın köründe söylenerek yufka almaya gidip börek yaptı” diye Halim’e çatıyorum. Kusura bakma o gün için Halimcan!

Aklımıza Berkay’ı aramak geliyor geç de olsa. Bu arada börek üstüne bahisler dönmeye başladı. Murat ve Serkan Taşdelen “oh oh iyi oldu ne zamandır da canımız börek istiyordu. Biz yeriz gidince sen sıkma canını diye iyice kızdırıyorlar. Otobüsün hareket etmesiyle sevdiklerimizi soğuk camın arkasında bırakarak hüzünleniyoruz. Bizimkiler de börekten ümidi kesti. Otobüs terminalden çıkana kadar Berkay yetişiyor ve ileride bizi yakalıyor. Acele bir şekilde poşeti alıp tekrar vedalaşıyoruz. Teşekkürler arkadaşlar!

Uyuyor, uyanıyor, molalarda uyuşan bacakları açmak için yürüyüşler yapıyoruz ama nafile! Yol bir türlü bitmiyor özellikle de benim gibi uzun yolculuktan nefret eden biri için. Şansımıza gece 3 gibi otobüs bozuluyor. Klimanın kayışı kopup diğer kayışın arasına sıkışıyor. İniyoruz araçtan. Sağa git sola git haydi biraz da ileriye geriye. Yıldızlara bak “aaaa ne güzel”. Orada bir şey mi var. Yok ben yanlış gördüm. Üşüdük hadi içeri girelim. Sıkıldık bir daha çıkalım. Ama bir türlü sorun giderilemiyor. Cep telefonlarının ışığıyla aydınlatmaya çalışıyorlar cıvataları. Durun biz de ışık var diyip bisikletlerin ön lambalarını getiriyoruz bagajdan. Alet çantasında her şey var tam da lazım olan 16 numara anahtar yok. Bunu duyunca durun ben de kurbağacık da olacaktı diyip getiriyorum bagajdan. Uğraşıyorlar didiniyorlar bir türlü sökmeyi başaramıyorlar. Bagajları toparlamak zor olmasa çoktan bir kamyonete otostop çekip gitmiştik ancak onları birleştirmeyi gözümüz yemiyor.
Koca otobüsü iteklemeye başlıyorlar. Bu arada marşa basa basa havayı da bitiriyorlar. Hoppala kalıyoruz dağ başında. İşte şimdi durumlar kötü. Hava basacak bir aracın gelmesi lazım. Yolda yardıma gelen bazı otobüslerle yolcular transfer ediliyor. İyi ki börekler gelmiş yoksa aç kalacaktık.

Mola yerinde arılara ayrı bir ziyafet var.

Otobüsün jant kapağı fırlayınca köprünün fotoğrafını çekmek isteyen İso’ya gün doğdu.

Planlarımıza göre sabah 10’da Kars’ta inip kaleyi ve şehri gezip peşine Ani Harabeleri’ne gidecektik. Otogara varışımız 2’yi bulunca ve üstümüze yol yorgunluğu çökünce planlar değişiyor. Otogardan hazırlanıp çıkmamız 4’ü buluyor. Üzerimizde inanılmaz bir miskinlik var. Muavinimiz Serkan’ın adaşı ve muhabbet açılınca bizimkini tanıyor. Yol boyunca bize çok yardımcı oldu ve ayrıca ilgilendi sağ olsun. Hatıra fotoğrafını alıp yola koyuluyoruz.

Serkan Karslı ve tam on yıldır memleketine gelemiyor. Turu Kars’tan başlatmamızda büyük etkisi oldu. Babası yıllar önce rahmetli olmuş mezarlığa uğramak istiyor. “Elbette” diyoruz. Ancak bir türlü mezarın yerini bulamıyoruz, çok karışık geliyor. Sonra tekrar uğrarız diyerek şehrin içine doğru yol alıyoruz.
Burada yoktur diye ümidini kestiği ancak yoldan geçerken gözüne ilişen babasının samimi arkadaşı Hilmi Amca’yı fark ediyor Serkan. Bir çayını içip iki lafın belini kırmak için giriyoruz bobin ustasının dükkanına. Muhabbet ederken aklıma kazınan bir söz ediyor Hilmi Amca “Babamdan ileri, oğlumdan geriyim” diye Nazım Hikmet’ten bir dizeyle.

Serkanların mahallesine gidiyoruz. Çocukluk yıllarına dönüyor. İki ağacın arasını gösteriyor “burası benim kalemdi” diye. “Bu sokaklar çok uzun gelir, bir türlü bitmezdi” diye ekliyor lafına.

Konu komşu ziyaretleri yapıyoruz. Çok sıcakkanlı insanlar bizi çok güzel karşılıyorlar.


Her zamanki gibi çocuklardan ilgi büyük.

Şehrin içini kısaca dolanıyoruz. Ruslardan kalma yapılara sıkça rastlıyoruz.



Kars’ın sokakları, caddeleri, meydanları çok geniş ve muntazam. Yabancının eli değdiği her halinden belli. Hatta bir söz var burada “Ruslar çok güzel yapmışar ama hiç gelip bakmıyorlar” diye. Bakımsızlıktan tarihi eserler dökülüyor.


Saatlerimiz 6’ya gelirken ayrılıyoruz merkezden Dikme’ye doğru. Serkan “bu akşam dayımlarda kalalım ben de yıllardır görmediğim akrabalarımı görürüm, yarın da Ani’ye doğru yola çıkarız” diye yol gösteriyor. Hava kararmaya başladı ancak gökyüzüne bakmak, ondaki yumuşaklığı hissetmek mutluluk veriyor insana.

Köye yaklaştığımızda yeni dökülen asfalt hepimize sürpriz oluyor. Hoş geldin kara balçık! Ayakkabımızın içine, çantalara her yere sıçrıyor. Hızımızı düşürdükçe geç kalıyoruz.

Çok fazla yol almıyoruz. 23km sonunda Dikme’ye varıyoruz. Akrabaları bizi çok sıcak karşılıyor. Sıcak yemekler güzel muhabbetler eşliğinde sunuluyor. Çay içerken koltukta uyumayı nasıl başarıyorum cevabı yolculukta gizli. Kafamı ve gözlerimi bir türlü sabitleyemiyorum. Ayıp oluyor diye tutmaya çalışıyorum ancak uykuya yenik düşüyorum.Serkan’ın seslenmesiyle gözlerimi açıyor ve “daha dişlerimi fırçalayacağım, lensimi çıkaracağım. Biriniz yardıma gelsin” diyorum. Şansımıza sular kesilmiş ve su için yardıma ihtiyacım var.
“Yarın sabah 5’te kalkalım, doğudayız güneş erken doğar” diyorum. Yol yorgunluğu da hesaba katılarak 6’da kalkıp kahvaltı bile yapmadan yola çıkarız diye karar alınıyor. “Yoksa Ani’ye yetişmemiz mümkün değil daha Kars’ı gezeceğiz” diyerek saatlerimizi kuruyoruz. Bizler için hazırlanan yumuşacık, tertemiz yataklara yatıp kafayı vurduğumuz gibi uyuyakalıyoruz.