20009 yılının Mayıs ayında Isparta’dan başlayan turumuz Torosları aşarak Antalya’da sona erdi. İçinde Yazılı Kanyon, Köprülü Kanyon, Kovada Gölünün yer aldığı tarihle iç içe geçmiş bu muhteşem coğrafyanın eğlenceli klibi ile sizleri baş başa bırakıyorum. İyi seyirler efendim.
Köprülü Kanyon – Serik 19.05.2009
“Bitse de Bitmedi!”
Köprülü Kanyon’dan Serik’e varan yolculuğumuzda ise portakal bahçeleri ve masmavi sular eşlik etti bizlere. Yaz portakalı nedir bu turda öğrendim. Bu sıcakta portakal mı yenirmiş karpuz varken demeyin. Dalından koparılmış bol sulu portakalı yediğimde “ ben kışın böyle portakal görmedim” dedim.
Orman işletmesine ait arazide kesilip üst üste yığılan tomrukları görünce içim cız etti. Yine şaşırıyorum insanoğlunun ne kadar tüketici ve yok edici bir varlık olduğuna.
Serik ilçesinin 8 km doğusunda Aspendos’u ziyaret etmeden geçmeyin. Burası Köprüçay Irmağı ile limana bağlandığı için, her çağda ele geçirilmek istenen kentler arasında yer almış. Aspendos Antik Tiyatrosunun küçük bir hikâyesi de var. Aspendos kralının o zamanlar çok güzel bir kızı vardır ve herkes onunla evlenmek ister. Fakat kral kimde karar kılacağını bilemediği için halka şöyle duyurur: “kim halkımız, şehrimiz adına en yararlı ve güzel şeyi yaparsa kızımı ona vereceğim.” Bu durum üzerine de iki büyük eser çıkar ortaya. Bu iki eseri de iki ikiz kardeş koyar ortaya. Biri; müthiş bir geometrik hesaplamanın sonucu olarak ortaya çıkarılıp inşa edilmiş, şehre su getiren su kemerleri; diğeri ise orkestrasında yere metal para atıldığında en üst tarafından dahi o sesin duyulduğu dünyanın o zamanki ve günümüzün akustik olarak en iyi olan tiyatrosudur. Mimarı da Zenon’dur. Kral su kemerlerini gördükten sonra kızını su kemerlerini yapan mimara vermek ister fakat daha sonra tiyatroya girdiğinde tiyatronun yukarı tarafında gezerken bir ses duyar. Ses, “kralın kızını ben almalıyım, onu bana vermeli” der. Bu akustiğe hayran kalan kral kızını mimar Zenon’a vermekte karar kılar. Kral düşür taşınır ve her iki yapıyı da çok beğendiğinden adaleti sağlamak adına kızını ortadan ikiye bölmeye karar verir. Ancak su kemerini yapan mimar, kıza olan sevgisinden dolayı aradan çekilir. O yüzden kız, tiyatroyu yapan Zenon’a kalır. Adı üstünde bir hikaye. O devirde biri beni böyle istese annem de babam da “al hayrını gör” diyip bir an önce kurtulmaya bakarlardı! Hoş devir çok da fark etmez sanırım aynı şeyi şimdi de yaparlar! Hahahahaha…
Veni, vidi, vici! Yani geldim, gördüm, yendim. Geldim! “Gel misafirim ol, yamacımda dinlen, buz gibi suyumdan iç, rüzgarımla okşayayım tenini, haline şükret dedi de Toroslar, O’na geldim. Gördüm! Yurdumun tenhada kalmış en güzel mekanlarından birini gördüm. Turkuaz renkteki berrak sularını, nadide çiçeklerini, tarihini, eşsiz güzelliklerini, yüce doruklarında karları, eteklerinde güneşin zerrelerini gördüm. Yendim! Tabi ki Toroslar’ı değil kendimi. Atladım bir kademe daha en ileriye doğru uzanırcasına. Kimsenin kimseye gücünü ispatlamasına gerek yok. Ne ben onu aştım diye gururu incindi ne de doruklarına kadar çıkamadım diye ben kahroldum. Biliyorum ki bir dost daha kazandım. Ne zaman başım sıkışsa, ne zaman dara düşsem biliyorum ki O hep yanımda. Kaçar giderim canım istediğinde bu şehirden. Sen sıkma canını Toros, “Biliyorum! Başının üstünde yerim var. Yine geleceğim, sadece bekle beni!”
Tur Bilgileri;
Sabah kalkar kalkmaz bir miskinlik çöktü üzerime. Ayhhh, vayyy, amaaayn derken gerile gerile kalktım yattığım yerden. Çadırdan çıktığımda karşımdaki ağaçla göz göze geldim. “Amanın Serkan bak dut ağacı!” deyiverdim. Lenslerimi takmamam bu sefer görmeme engel olamadı.
Beyin uyanışı henüz gerçekleşmedi. Ama çabalıyorum en azından.
“Kevser kelebeğin büyüklüğüne bak!” diye seslendi Emre. Önce gidip bakıyorum sonra makinemi alıp yanına koşuyorum. Kelebeğin öldüğünü ikinci kez gittiğimde anlıyorum. Hayatımda ilk defa bu kadar büyük kelebek görüyorum. Tıpkı belgesellerde izlediğimiz imparator kelebekler gibi. Türkiye’de böyle bir tür olduğundan bihaberdim. Klasik bir soru geliyor aklıma! Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?..
Büyüklüğünü anlayabilmeniz için elimi açıp yanına koyuyorum. Bilenler bilir! Öyle elim de küçük değildir hani. Basket topunu tek eliyle kavrayabilen birine göre düşünün! Hahahaha
Esneme germe hareketleriyle sporunu tamamlayan Müfit Abi’nin yanına gelen Serkan “aaa başlıyor muyuz abi?” deyince Müfit Abi “bitti bile” diye cevap veriyor. “Yok abi spora değil kahvaltıya!” deyince Nurettin Abi bu durumdan pek bir keyifleniyor.
Müfit Abi motoru neden inceliyorsun? Yoksa düşündüğüm şey mi?..
Bugün bol vaktimiz var deyip hareketleri ağırdan alma lüksümüz var.
O zaman birkaç poz çekelim,
Ve işte yola çıkma zamanı;
Bu turkuaz rengi çok özleyeceğim diye mola verip uzun uzun izliyoruz.
Bugün hiç iyi bir başlangıç yapamadım. Bel fıtığı yeniden nüksediyor. Sanırım dün gece yoga yaparken ters bir hareket yaptım. Rampa tırmanırken belim çok zorlanıyor. Ağrıyan yeri elimle tutarak ve vites düşürerek ilerlemeye çalışıyorum. Bel çantası da belime iyice baskı yapacağı için çıkarıp bagaja bağlıyorum. Ağrı dayanılmaz hale gelince “benim sallanmam lazım” deyip en uygun yerde mola istiyorum.
Ben tutup sallanacak dal ararken sıcaktan bitkin hale düşenler dinlenmeye çalışıyor.
Kendime geldikten sonra ağaçların güzelliğinin farkına varıyorum. Selvi boylum al yazmalım…
Geç olsun güç olmasın. Ekibi yol kenarında dinlenirken yakalıyoruz.
Teyzem çok güzel gözleme yapıyor. Ayranı da bir o kadar güzel. Sıcağın da etkisiyle kişi başı neredeyse ortalama beşer bardak ayran içiyoruz. Ancak ayran ve gözleme fiyatını duyunca dudağımız uçukluyor. Gözleme üç lira gayet normal ancak ayrana 1,5 lira çok istedin be teyze! “Bak çok içtik azıcık indirim yap!” diyoruz.
Ara yollara saparak Aspendos’un yolunu tutuyoruz. Yolda bir portakal bahçesine davet ediliyoruz.
Yeni bir şey daha öğreniyorum. Yaz portakalı denen bir şey varmış. Kışın bile ben bu kadar güzel portakal yiyemedim diyerek dalıyoruz bahçeye.
Abilerimizin gözü çok tok. “Yiyin yiyebildiğiniz kadar!” diyorlar. E bizimkiler de hakikaten sınırlarını deniyor. Nurettin Abi ben 10 tane yedim diyor. Müfit Abi ben 8 tane yedim diyor. “Yok artık! Ben daha ikinciye yer açmaya çalışıyorum ayrandan! Ne çabuk midenizde yer açıldı!” diye şaşkınlığımı ifade eden cümleler kuruyorum.
Hatıra fotoğrafı çekmeden gidemeyiz.
Mutafa Gündoğdu ve arkadaşlarına çok teşekkür ediyoruz. Abicim kesenize bereket. (Bu arada hatıra fotoğraflarını ellerine ulaştırdım. Ekiptekilere duyurulur!)
Yiyemediğim portakalları sonra yerim deyip çok az yüküm varmış gibi bagajda bir yere tepiştiriyorum. Yeniden yola çıkıyoruz.
Suyun rengine yine takılıp kalıyorum. İçimden buz gibi sulara atlamak geliyor…
Ama bu ürkütücü görüntü hayallerimi pufff etmeye yetiyor.
Ve nihayet Aspendos!
Yolculukta fazla açılmayalım derken bir de müze kartına 20 lira vermek içime oturuyor. “Tek girişlik bilet alsak olmaz mı!” diyoruz ancak böyle bir uygulamanın olmayışı bize çok saçma geliyor.
Serik’e doğru çıkıyoruz yola,
Enerjisi tamamlanmış ekibin neşesi de yerinde olunca Serik’e varmak fazla bir vaktimizi almıyor.
Emre’lerin grup Serik’te kalıyor. Müfit Abiler ise Belek’e pedallayacağız diyor. Biz de Serkan ile ne yapsak acaba diye düşünüyoruz. 19 Mayıs nedeniyle otobüsler dolu. Bir gün daha uzatacağımız aşikar ama nereye gitsek acaba!
Müfit Abi’lerin peşine takılıp biz de Belek’e kadar pedallıyoruz. Onlar bir arkadaşının yanına geçiyor biz de merkeze. Çarşıda gezerken kamp atacak bir yer olup olmadığını soruyoruz. Bizi belediyenin Halk Plajına yönlendiriyorlar. Milyon dolarlık golf kulüplerinin yanında halka açık pek yer kalmamış doğrusu. Belediyeye ait Beach Park’a vardığımızda ağzımız açık kalıyor. İlk defa belediyeye ait bu kadar güzel bir park görüyoruz. Sağ olsun müdür bey tarihte bir ilke imza atarak arkalarda bir yere çadır kurmamıza izin vererek bizi büyük bir dertten kurtarıyor. Kendisine buradan tekrar teşekkür ediyoruz.
Tur muhteşem geçmiş, deniz güzel, fasıl çalıyor, çalışanlar çok cana yakın, e bir de ızgara balık oldu mu değmeyin keyfimize. Serkan şarkılara eşlik ederken ben de ağzım kulaklarımda manzaranın ve yemeğin tadını çıkarıyorum. “İyi ki son anda karar değiştirip gelmişsin be kanka!” deyince “vallaha doğru söylüyorsun,” diye karşılık veriyor…
Tur Bilgileri:
Tarih: 19 Mayıs 2009 Salı
Mekan: Köprülü Kanyon – Aspendos – Serik- Belek
Mesafe: 65 km
Tırmanış: 552 m
Tur Zamanı: 4:25
Başlangıç ve Bitiş: 10:30 ve 17:00
Dört günde toplam 222 km ile ve birçok anı ile sorunsuz bir şekilde turumuzu tamamlıyoruz. Mesafeymiş, zamanmış, hızmış böyle basit şeylere takılmadığımızı, çıktığımız turdan son anına kadar keyif almak için pedal bastığımız fotoğraflardan ve gezi yazılarından anlaşılıyordur. Tura katılan ve uyumlu bir şekilde turu tamamlayan herkesin ayaklarına sağlık! Her zaman belleğimde yer alacak çok güzel bir gezi oldu benim için. Umarım sizler de aynı duyguları paylaşıyorsunuzdur.
Bir başka turda görüşmek dileğiyle Allah’a ısmarladık efendim!
Sevgi ve saygılarımla.
Çetince – Köprülü Kanyon 18.05.2009
“Hayyyy Hop!”
Turumuzun üçüncü gününde dağların izin verdiği ölçüde oluşan düzlüklerdeki renk renk, çeşit çeşit mis kokulu çiçekleri koklayıp içimize çektik. Köylerde halen bozulmamış içten insanlara konuk olduk. Çaylarını içip, yemeklerini yedik. Köprülü Kanyon’a bir an önce varıp buz gibi sularına kendimizi salıvermek için acele ediyorduk.
Köprülü Kanyon’un kaynağını Isparta Aksu’dan gelen nehir ve Karacahisar Köyü’nden çıkan su oluşturuyor. Kat ettiği uzun yolun sonunda Antalya’dan denize dökülüyor. Rafting yapmak isteyenler yazı beklemesin, baharı da kaçırmasın derim. Suyun debisi oldukça yüksek, hoplaya zıplaya gitmek için oldukça elverişli. Sekiz kişi ile “haaaay hop” diyerek kürek çekmekten ertesi güne kollarımız ağrıdı. Öndekinin küreğinden sıçrayan buz gibi sular güneşten kavrulan tenimize değdikçe sanki dalgadan hopluyormuş gibi irkildiğimizi çaktırmama çabalarımız da görülmeye değerdi.
Tur Ayrıntıları;
Gece bir an olsun uyuyamadığım için sabah patlak gözlerle doğruldum yataktan. Gözlerim öyle şişmiş ki lensi bile takmakta zorlanıyorum. Kahvaltı için salona gittiğimizde her şeyin hazır olması ve masada duran bir demlik çay uykumu açmama yetiyor.
Sabah sabah bana sataşıyorlar ama Kevser fırtına öncesi sessizlik gibi dingin ve durgun. Kimseye sataşacak hali yok. Ama bu demek değil ki gün boyu böyle olacak!
Alabalık havuzunun ortasına geçiyorum, içimden “inşallah düşüp de rezil olamam” diye geçirerek.
Mataralar buz gibi suyla dolduruluyor.
Millet yola çıkmaya hazır olduğunda ben kendimi ortalıkta eşofmanlarımla dolaşırken buluyorum. Bir tülü kendime gelemedim. Kendine gelemeyenler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Mehmet Abi’ye dünkü rampalar çok gelmiş. Hayatta 10km rampa çıkamam diyor. Acaba ben de mi onunla gitsem diye düşünüyorum. Ekip gelene kadar biraz uyuma şansım olur belki! Serkan’a sen de gel beraber gidelim derken “yok ben çıkacağım” diye ısrar ediyor. Müfit Abi “çakma bisikletçi bunların hepsini forumda yazacağım” diyince Serkan iyice gaza geliyor ve çıkacağım diyor. Eşyalarını hazırlayıp yola çıkacakken bir de bakıyor ki yine lastik patlamış hahahahaha. “Yaa ben bir şey biliyorum da söylüyorum sen de bizimle geliyorsun” diyorum. Üçümüz yola araçla devam ederken diğerleri de sabahın serinliği geçmeden bir an önce rampaları bitirmek için yükleniyor pedallara. Yanlarından geçerken nanik yapması ve “bas bas” demesi gerçekten çok eğlenceli oluyor. Arkada oturan Serkan onların fotosunu çekiyor onlar da bizim.
Ve işte Demirciler Köyü’ndeyiz.
Abimiz bir iyilik yapar ama biz yine de teklif edelim diye Mehmet Abi benzin parasını vermeyi düşünüyor. Ancak ne verirsen ver mantığıyla yanaşınca yaklaşık 25 lira topluyoruz aramızda. Bu da gücümüze gitmiyor değil.
Serkan dış lastiği çıkarıp tamamen tersine çeviriyor. Artık çocuğa gına geldi lastik yamamaktan. Cımbız, çakı ne varsa eline tutuşturup yolun kenarına sızıyorum. Açık havada dün kaldığımız yerdekinden daha az böcek, sinek rahatsız ediyor. Dışarıdan gelen seslerden rahatsız olmamak için de müziği açıyorum ve nihayet ölü gibi uyuyorum.
Bana sorsanız 3-4 saat geçti derdim ancak yarım saat uyumuşum. Ta ki gözüme kuş pisledi diye sıçrayana kadar. Hızlı pedal Ahmet ve Zeki Abi’ler diğerlerinden önce gelmişler. Sağ olsun Zeki Abi şaka yapacağım diye mataradaki suyu gözüme damlatınca yerimden fırlıyorum. Tabi ki bir hışımla “hayret bir şey yaa! Ne güzel uyuyordum. Kuş pisledi zannettim” diyene kadar.
Ekip bir soluklansın diye beklerken bir su içip geldikleri gibi basıyorlar pedala.
Biz de oyalanırken “koş Serkan koş! O kadar da erken geldik yine en arkada biz kaldık” diyorum. Rampalar bittikten sonra kısa bir mola veriyoruz.
Serkan’ın elindeki poşete dikkat! Enerji yüklemesi yapıyor. Fındık, kuru üzüm, kayısı, badem.
Güneş etkisini göstermeye başladı! İçi yananların vay haline!
Tekrar poşete dikkat! “Serkan bitirme hepsini! Diğer günlere de kalsın” diye uyarıyorum. (Akşama doğru sebebini açıklayacağım)
Müfit Abi ben bir yola bakıyım diye önden gidiyor. Biz de gölgede hararetimizi dindirmeye çalışıyoruz.
Nerden geldim ben buralara fotosu hahahah…
Bir sigara yaksam hemen kalkarlar mı acaba bakışı!
Şimdi buz gibi bir karpuz ya da dondururcu bir dere olacaktı ki ah ulen ah haykırışı!
Muratlarına eren sigara üçlüsü! Sizi hala dışlıyoruz hıhh…
Sonunda mola vereceğimiz eve geldik. Müfit Abi ve bisikletçi arkadaşları iki sene önce buradan geçerken bardaktan boşanırcasına yağan yağmura maruz kalmışlar. Çaresizlik ve umutsuzluk hat safhadayken bu aile onları evine almış. Karınlarını doyurup sıcak bir oda vermişler. O yüzden onları ziyaret edip yolumuza devam edeceğiz.
Nasıl olsa daha çok otururuz diyerek fırsatını bulmuşken çiçeklerle makro çalışmasına başlıyorum.
Müfit Abi sarı çiçeklere kolye yapmayı öğretirken,
Ben de yine çocukların saçlarını renklendirecek tokalar takıyorum. Sanırım hayatta en çok mutluluk veren şey bir çocuğu sevindirmek ve o gülen yüzünü görmek.
Uzunca bir muhabbetin ardından yol koyuluyoruz.
Daha 500 metre ilerlememişken gölgede oturmuş dinlenmeye çalışan yaşlı bir teyze “buyurun çay içelim” diyor. Yolcuyuz teyze “inşallah bir dahaki gelişimize” diyerek bu güzel teklifi reddetmek zorunda kalıyoruz.
Muhteşem doğada bu minik evde yaşamak insanın ömrünü uzatır.
Sıcak bastıkça “acaba şu küçük havuzlara mı girsek?” diye zaman zaman durup iç çekerek bakıyoruz.
Taşların üstünden atlarken sarsılıyoruz. Sarsıldıkça titreyen seslerimiz şarkımızı engelliyor. Yoksa bunun dışında bir sorun yok. O derece pozitif ve halinden memnunuz.
Bu arada Mehmet Abi’nin bagaj fazla sarsıntıya dayanamıyor ve eşyaları aşağı atıyor. Onlar bagajı düzeltmeye çalışırken Müfit Abi bana spd yüzünden artık hissetmediğim ayaklarıma masaj tekniği gösteriyor.
Aman Allah’ım şu güzelliğe bakar mısınız? Suyu görünce bizim yelkenler fora. Bir an önce Köprülü’ye varıp rafting yapmak için acele ediyoruz.
Hooop cumburlop!
Müfit Abi de Köprü’de isyan etti sonunda. Çantasından bir şeyler çıkarıp yemeye başladı. O sıra ben de çok acıktığımı fark ediyorum. Midem gurul gurul.
- “Serkan sen acıkmadın mı yav?”
- “Yoooo”.
- “Allah Allah! Ben niye çok acıktım bu sefer.”
- “Bilmem!”
Rafting için Köprülü’ye gittiğinizde mutlaka pazarlık yapın. Akşam yemeği ve rafting için 40 liradan aşağı düşemem diyen çocuk 30’a kadar indi. Daha sonra başkası gelip ben 25 yaparım diyince hayata daha fazla inemem diyen de 25’e inmek zorunda kaldı.
Albayımızın komutuyla “haaaay hop!” diye diye küreklere asılıyoruz. Fotoğraf makineleri ıslanır, düşeriz korkusuyla yanımıza almıyoruz. Sağ olsun işletme sahipleri de çekmeyi akıl etmiyorlar o kadar rica etmemize rağmen. Sen o kadar rafting yap bir tane fotoğrafın olmasın. Neyse ki kendimizi akşam yemeğindeki alabalıkla teselli ediyoruz. Yemeği yiyince idrak yollarım açılıyor. Serkan’ın neden bugün acıkmadığını sonunda keşfediyorum. Gün boyunca kuru üzüm ve fındık takviyesi yaparak çıkınımızı bitiren Serkan’a dönüp “tabi acıkmazsın o kadar yemişi yersen” diye sataşıyorum. Ben de diyorum hayret bir şey! Nasıl olur da acıkmaz.
Tatlı krizimizi tahin helvasıyla geçiriyoruz.
Nurettin Abi masaya çıkan kediyi elleriyle kavrıyor. Tam sevecekken Müfit Abi kedinin arkasından itekleyerek “Dur Nurettin! Bir balık daha alırız. Kediyi yeme!” deyince biz gülmekten kopuyoruz.
Bu arada Ahmet ve Zeki Abi’ler Eğirdir’de bıraktıkları arabalarına dönmek için yola çıkıyor. Fazla vakitleri olmadığı için ayrılmak zorunda kalıyorlar.
Serkan’ın fasıl ve türkü kıyağından sonra herkes çadırlarına çekiliyor.
Yok lensini çıkart, yok dişini fırçala, aman bir de eşyalarını güzelce toparla derken en son çadıra ben giriyorum. Herkes çoktan uyumuş. Sırt üstü yatıyorum olmuyor. Yüz üstü deniyorum. Tulum sıcak gelince içindne çıkıyorum. Yok ama yine olmuyor. Dön dön derken sonunda sessizliğe kendimi bırakıyorum. Tam uykuya dalacakken ahşap zeminden bir titreşim hissediyorum. Bu ne ya diye kalktığımda ise sesi duyuyorum. Horrrrrr! Aman Allah’ım! Yine mi uyuyamayacağım yoksa! Bu sefer izin vermeyeceğim diye herkesten uzağa kurduğum çadırdan çıkıyorum. Tek tek çadırların yanına gidip önce sinsice seis dinliyorum. “Pişt! Nurettin Abi! Sen misin horlayan?” Ses yok. Kesildi birden. Sonra Emre’lerin çadıra gidiyorum “şşşşş Emre sizden biri mi horluyor?” Müfit Abi zaten uzakta o olamaz. Neyse ses kesilince çadıra dönüyorum. İki dakika sonra tekrar horrrr!.. Ama bu benim gibi uykusu hassas birine yapılmaz ki diyorum. Bir ara Serkan’dan şüpheleniyorum. Normalde horlamaz ama ya çok yorulduysa! Bir de onu kontrol edeyim diye gidip dürtüyorum. Ama yok o da değil. Kafayı yemek üzereyim. Tekrar çadırdan çıkıyorum sesi bulmak için. Bu sefer seslenmeden tek tek çadırları gidip dinliyorum. Ama yok yine bulamıyorum. Artık pes ediyorum. Gece vakit de bir hayli geçti. Dünden de uykusuz olduğumu göz önüne alırsak en mantıklısı mp3 dinleyerek uyumak diyip çadırıma çekiliyorum. Neyse ki ondan sonrasını hatırlamıyorum. Çok şükür uyuyabilmişim…
Tur Bilgileri:
Tarih: 18 Mayıs 2009 Pazartesi
Mekan: Çetince – Demirciler – Köprülü Kanyon
Mesafe: 10+27,5 = 37,5 km
Tırmanış: 900 m
Tur Zamanı: 4:30
Başlangıç ve Bitiş: 9:00 ve 16:00
Yazılı Kanyon – Çetince 17.05.2009
“Keçi Gibi Tırmandık!”
Beni tanıyanlar bilir. Turlarda pek bir keyifli geçer kahvaltılarımız. Demlenen çayına kadar eksiksiz olur. Turu organize eden liderimiz emekli albay olunca “sabah yedide tekerler dönecek” diye akşamdan emir verildi. Ekibe uymak için göz gözü görmeyecek derecede sabahın köründe kalktım “iki saatte zor hazırlanırım” diyerek. Yıllardır bisikletle tura çıkarım ama bu turda bir ilki yaşadım. Kendim için rekor denebilecek bir zaman zarfında herkesten önce hazırlanarak saat 6’da her şeyimle hazırdım. Ben miydim buna tek şaşıran? Elbette hayır…
Gürül gürül nehirlerin üzerinden geçerken “hay maşallah” diyorum yüksek sesle. Şu suların yarısı Ankara’dan geçseydi belki de hiç gelmezdim buralara diye düşünürken bir an gezgin ruhumu unutuyorum. Kalamaz ki bu beden arkada, ruhu gidince önden. Balık tutanların yerinde olmak, buz gibi sulara girip “dondum” diyene kadar çıkmamak istiyorum. Aç karnına tırmanıyoruz yokuşları daha iyi çıkılır diye. Bizi çok tatlı bir yol bekliyor gölü uzaktan seyreyleyen. Yeşillikler içinde yine sessiz ve sakin.
İlk köy kahvesinde durup kahvaltı edeceğiz diye anlaşmıştık ancak ekipten heyecanlı olanlar farkına varmadan gitmişler. “Hiç beni ilgilendirmez. Çayımı içip, kahvaltımı yapmadan hiçbir yere gitmiyorum” diyerek kuruldum başköşeye. Geride kalanlar da yamacıma. Ha önde gidenlere de telsizle çağrı yapıyoruz. “Boşuna gittiniz, geri dönün. Kahveyi geçtiniz!” diye. Çay bu! Başka bir şeye benzemez. Tırmandıkları yokuştan inmeleri çok da vakit almadı sihirli kelimeyi cümle içinde kullanınca. Kahvaltıda ton balığı ve barbunya konservesi yemeyi tercih edip az yük taşımak uğruna zevkinden vazgeçen, kuş sütü eksik soframıza melül melül bakan turdaşlarımıza “eşek gibi taşırım, kral gibi yaşarım” diyoruz Serkan ile aynı anda. Domatessiz, peynirsiz, zeytinsiz kahvaltı mı olurmuş canım!
Öğle sıcağı bastırıp canımızdan bezdirince sanrılar görmeye, hayaller kurmaya başlıyoruz “Şimdi buz gibi karpuz olacaktı ki ortadan yaracaktık ya da buz gibi tuzlu bir ayran! Offfff!” diye. Yol kenarlarından incecik akan suları gördükçe kaynağını arıyoruz ancak bulamayınca mataralarımızdaki banyo suyu sıcaklığını andıran kaynamış sularımızı mecburen içiyoruz “hiç yoktan iyidir” diyerek. Hani başka bir şey dilesem olacakmış deriz ya; indiğimiz ilk köyde o dilediğimiz buz gibi ayranları içme fırsatını bulunca ağzımız kulaklarımıza varıyor. Elinizin altındayken farkına varmadığınız, günlerce dolapta bekletip çöpe döktüğünüz yemekler, bozulan yiyecekler, tarihi geçen içeceklere muhtaç kalacağınız günler aklınıza geliyor mu? Bunlardan mahrum kaldığınız dağ başlarında “evet”.
Toroslar’ın misafiri olduğumuzu unutup iri taşlı yollarda meydan okurcasına rampaları tırmanmaya çalışıyorduk. “Güneşin önüne lütfen bir bulut gelsin. Ne olur azıcık rüzgar essin. Önden esip direncimi kırsa da azıcık essin,” gibi dileklerin ardından ilk gerçekçi teklif geliyor. “İlk ağaç gölgesinde bir su molası verelim.” Yağmur yağar, “bu sene de güneş çıkmadı” deriz. Güneş çıkar, azıcık bulut isteriz. Bulut olur, “hava da içimi kararttı, uykum geldi” deriz. Biz insanoğlunu aynı anda memnun etmek zor! Tanrı ne yapsın?
Gps ile harita tutmayınca üç kez yanlış yola girdik. Hepsi de zorlu rampalardı. Artık kimse önden gitmek istemiyor, “siz gidin, ben nasıl olsa yetişirim” diyerek arkada kalmayı tercih ediyordu. Kamp atacak uygun bir yer bulana kadar tahminimizden çok daha fazla yol aldık. Turun en zorlu günü bugündü. Neyse ki akşam yemeğinde sıcak çorbanın ve taze alabalıkların hakkını fazlasıyla verdik.
İşte Tur Ayrıntıları;
Bu sabahın hatta turun en unutulmaz anlarından biri şüphesiz Serkan’ın uyandırılması olayı idi. Normalde sabahın kaçı olursa olsun boru gibi çıkan sesimle bağırarak uyandırırım herkesi “hadi kalkın!” diye. Ancak ilk defa bu kadar erken kalktığımız ve etrafta başka insanlar da olduğu için sessiz bir uyanma ve uyandırma şekli seçtim. Gözlerimi açtım ilk olarak çadırdan dışarı baktım. Zifiri karanlık göz gözü görmüyor. Serkan’ı uyandırma girişimi için hazırlandım. Acaba nasıl yapsam diye düşünüyorum. Şimdi birden dürtsem korkabilir en iyisi yavaşça uyandırmak dedim. “Şşşşş Serkan!” dedim yavaşça omzuna dokunarak. Ama yok! Hissetmedi bile. Bu sefer “Şşşş” diye başına dokundum birkaç kez. Gözünü bile açmadan bileğimden sıktı defalarca yere vurdu vurdu vurdu! “Ne yapıyorsun ya elim acıdı! Size iyilik de yaramıyor!” dedim. “Gerizekalı ben seni yılan zannettim öldürmeye çalışıyorum!” diyince ben koptum tabi. O kadar da kasmıştım kendimi gürültü yapmayacağım diye ancak buna da gülünmez mi! Etraftaki herkes ister istemez uyanmıştır kahkahalarıma. Bundan sonra Serkan’ın yorumu şu oldu : “Alışmışız senin bağırarak uyandırmana, keşke öyle yapsaydın. Sinsice yaklaşınca korktum.”
Havanın aydınlanmış hali,
Çok da uyuşuk değilmişiz. Bizimkisi turlarda keyif için yaymaktan oluyormuş.
Hayatımda gördüğüm en iri kurbağa. Tam da gelmiş benim çadırın tentesinin altına saklanmış kerata.
Ben hazırım, haydi çabuk olun!
Milli parkın çıkışında hatıra fotoları,
Sabahın serinliği içimize işlerken muhteşem yollardan geçmek neşemize neşe katıyor.
Haritanın katları açılıyor,
İlk köy kahvesinde kahvaltı yapma ve çay içme heyecanı ile yükleniyoruz pedallara. Aç karnına çok daha iyi rampa çıkıldığı kesin!
Off! O balıklar yenmez mi!
Kahveyi görmeden geçen arkadaşlar geldikten sonra çayımızı demletiyoruz.
Eşek gibi taşıyan ama kral gibi yaşayanların kahvaltısı!
Ay yazık! Bunlar da konserveciler hahahaha…
Fındık kremasını ekmeğine sürmüş, çay keyfini layıkıyla yapan mutlu insan!
Bu da domates, salatalık ikramından sonraki mutlu insan! Hahahaha
Senin yerinde olmak için neler verirdik neler! Belki sen de bizim!
Ekip yola çıkıyor. Emre ve ben ise Serkan’ın yanında kalıyoruz. Patlayan lastiği tamir etmek üzere kolası sıvıyorlar. Boşuna uğraşmayalım diye bendeki iç lastiği veriyorum. Çabucak takıp öndekilere yetişmeye çalışıyoruz. (Patlak vakası:1)
Rampada bisiklet gitmeyince Serkan bir kez daha lastiğin patladığını anlıyor. (Patlak vakası:2 Yamama çabası:1)
Bu arada boş yere tırmanmışız o kadar rampayı. Yanlış yoldayız haberi gelince gerisin geri iniyoruz. Gps ile harita tutmuyor. Ayrıca güncellenmeyen yeni yollar açılmış bu da bizi baya bir yanıltıyor. (Yanlış yoldayız vakası:1)
Aşağıya kadar iniyoruz ve doğru yolu buluyoruz. Ahmet ve Zeki ikilisi yanlış yoldan gittilerse doğrusunu bulsunlar diye ağaçlardan ok yapıyoruz. Aynısını onlar da bizim için düşünmüş doğrusunu bulduktan sonra. Fikirler güzel ancak iki ekip de birbirinin işaretini görmemiş hahahaha…
Yeni bir rampanın habercisi bu tatlı yokuşlar,
Güneş etkisini göstermeye başladı. Artık benim için hiçbir rampanın tatlılığı kalmamıştır.
Sanırım ekiple hemfikiriz. Hararetim artıp kaynayan sular yüzümden gözümden aşağı akmaya başlayınca atıyorum kendimi bisikletten aşağı. Ejderha gibi ağzımdan alev çıkarıp en güzel şovlardan birini sergileyebilirdim o anda.
Yanan bedenleri gölgede soğutma çabaları,
Onlar dinlenedursun, gezedursun peki ya biz nerdeyiz?
Serkan’ın tekrar lastiği patlıyor! O yamamaya çalışırken ben de yüzümü gözümü yıkamak için biraz su bulmak için aşağıya iniyorum. (Patlak vakası:3 Yamama:2)
Turdaki ilk ve tek kazayı burada geçiriyorum. Ama yok hayır bisikletle değil. Yok öyle suya inilmez yok böyle gidilmez aman örümceklere değmeyim, larvalar elime dolmasın diye çabalarken elimi bastığım taş yerinden kopuyor ve suya düşmekten son anda kurtuluyorum. Tabi ki kolumda küçücük bir çizikle! O da turun nazar değmesin anısı!
Şimdi buz gibi bir ayran olacaktı ki ya da buz gibi bir karpuz oy oy derken indiğimiz köyde bir evden ayran rica ediyoruz tabi ki parasıyla!
Nurettin Abi’nin gazına gelip ikinci ayranları içiyoruz. Benim neyimeyse o kadar ayran! Rampada eğildikçe ağzıma geliyor. “Biz daha birincileri içmeden ikinciyi içer misiniz oh olsun öyle ağzınızdan gelir işte!” diye dalga geçiyor Müfit Abi. Serkan ile çok utanıyoruz bu düşüncesizliğimize.
Ayranlardan sonra yine rampaya vuruyoruz kendimizi. Ben önden gidiyim derken suda mola vereceklerini bilmeden tırmanıyorum. “Kevser geri dön!” çağrısı geliyor telsizden.
Sıcaktan pişen beyinlerimizi buz gibi suyun altında bekletip aynı efekti veriyoruz “ohhhhhh” diye. Hava o kadar sıcak ki kuruması en fazla 5 dakikayı alıyor.
Çaydanlığı görünce şok oluyorum! Bizden keyifçileri de varmış diye. Sen üşenme evden çelik çaydanlık getir yanında. Maşallah Saadettin Abi!
Ateşi görünce akıllarına çaydan başka şeyler gelenler de var. Şiddetle kınıyoruz ve sigaraya karşı olanlar olarak arkadaşları dışlıyoruz hıhhh.
Turun komik muhabbetlerinden birinin geçtiği an.
Müfit Abi şaşaldaki su soğusun diye buz gibi suya bırakıyor. Bir yandan da kabak çekirdeği çitleyerek keyif yapıyor. Şaşal ilerledikçe arada sırada yerinden kalkıp alıp tekrar yanına koyuyor.
[i]Kevser: Abi niye uğraşıyorsun! Şaşalın havasını alıp da yanına koysana.
Müfit Abi: Doğru ya! Niye benim aklıma gelmedi bu. Bir de denizaltıcı olucam. [/i]
Emekli albayımızın bu cevabı beni gülmekten kırıyor kahkahayı basıyorum tabi.
Aramızda bir tek Nurettin Abi yok. Zamandan kazanmak için önden bastı gitti!
Dedik abi senin gittiğin yol yol değil. Gel vazgeç bu sevdadan. Ancak telsizle ulaşamadık. E tabi aynı yolu doğru olup olmadığını anlayana kadar biz de baya bir tırmandık. (Yanlış yol vakası:2)
Serkan ben bakıp geleyim diyor. İleride bir bahçe bulmuş Nurettin Abi. Onlar gelene kadar dinleneyim diye yatmış gölgeye de bir güzel manzaranın tadını çıkartıyormuş.
Ekibi toparlayınca yola koyuluyoruz.
Hangi yoldan gideceğimiz belli olunca basıyorum yokuş aşağı bir an önce varabilmek için. Yüklüyken yokuş aşağı nasıl indiğim bilinir. Kollarımdan ve yakamdan girip tüm vücudu dolaşarak rahatlatan o soğuk rüzgar için her şeyi yaparım. O kadar dikkat etmeme rağmen küçük bir çukura girince gidondaki çantamın çıtçıtı açılıyor. Karabina ile tutturmuş olmama rağmen içimden bir ses yavaşlamamı söylüyor. Durup onu takmaya çalışırken telsizden uyarı geliyor “Kevser dur!” yanlış yoldayız. (Yanlış yol vakası:3)
Yo yo bu sefer olamaz. Olmamalı! Çok indim şimdi aynı yolları nasıl çıkacağım derken Serkan da beni durdurmak için peşimden basmış gelmiş. Haydi dermen kalmayan bacaklara basın bakalım! Çık Kevser çık! Çık Serkan çık! Ekibin bulunduğu yere gidiyoruz. Yoldan geçenlere sorup haritayı iyice kontrol ettikten sonra indiğim yolun doğruluğuna karar veriliyor. Ağlayacağım neredeyse. “Ya Nurettin Abi niye beni geri çağırdın! Beklerdim sizi aşağıda bak” doğruymuş diye serzenişlerdeyim. “Kendin bugün hep yanlış gittin diye beni bilerek çağırdın değil mi?” diye bir de espriyle sataşıyorum.
Hoppa tekrar iniyoruz!
Nurettin Abi kovuğa sığsa orada yatmayı düşünüyor galiba. Artık hepimiz çok yorulduk. Bugün inanılmaz yollar tırmandık.
Rampada ölü yılanı görünce foto için aşağı iniyorum.
Akşam yemeği için Çetince’de alabalık tesisine giriyoruz. Teyze’ye çorba yapması için ricada bulunuyoruz. Sağ olsun bizi kırmıyor. Nam-ı diğer Çorba Canavarı tencereyi görünce birkaç diresek darbesiyle rakiplerini eledikten sonra en başa geçiyor. “Balık için geldik ama çorbayı içtim ya artık çok da önemli değil” diyorum.
Buz gibi ayran ve çay keyfinden sonra bizden daha mutlusu olamaz.
Yazılı Kanyon’da bir tek yıkanamayan ben kalmıştım. Abi’den rica ediyorum. Kovayla sıcak su taşıyor sağ olsun bana. Kullanmadıkları bir evleri olduğunu söylüyor ve banyoyu kullanmam için izin veriyor.
Ben la la la laaaa şa la la la diye mutlu mutlu banyo yaparken tesisteki abinin çadır kurmanıza gerek yok bu evde kalabilirsiniz dediği jawslar bütün yatakları kapmış. Bir odaya giriyorum bakıyorum tısss. Ötekine giriyorum yine tıss. Ya hepsi uyumuş ya da rol yapıyorlar uyandırmayım diye. Her ikisinde de ışığı açıyorum. “Burada kimler var ses verin bakayım” diyorum tulumdan gözükmeyen suratları yüzünden. Baktım ki bana burada ekmek yok kör karanlıkta yıldızlara baka baka yolumu buluyorum tesise kadar. Işığı yanına almayı unutursan böyle olur. Nihayet geliyorum. Serkan ve Emre de yatmamış.
Arkadaşlar böyle böyle… “Yer kalmamış haydi biz çadırları kuralım” diyorum. Abi; “bir ev daha var. İsterseniz siz de orayı kullanabilirsiniz,” diyince “Emre haydi topla da gel eşyalarını oraya gidelim hep beraber” diyoruz. Burası böyleyse bir de yanımızda bayan olunca daha temiz daha güzel bir yer olur diye Emre’nin aklında düşünce baloncukları oluşuyor. Odaya bir gidiyoruz ki aman Allah’ım! Odada bir tane yatak var çarşaflar kim bilir kaç aylık! “Tamam biz matları serip yerde yatarız yatak senin olsun,” diyorlar. Yer de yataktan pis. Her taraf odun kırıntısı dolu. İçerisi de cayır cayır yanıyor. “Ben burada hayatta uyuyamam. Daha yeni banyo yaptım. Saçımı başımı pis yerlere süremem. Gelin çadırları kuralım ne olur!” diyorum. Yorgunluktan bayılanlar hiç önemli değil deyip yatıyorlar aşağı. “offfff offf” nidalarıyla tulumu yatağın üstüne koyup saçımı da şapkasının içine havluyla sokuyorum. Daha bir dakika geçmeden ateş basıyor. Bütün gün güneşte haşlandık. Ellerimin içi, ayaklarımın altı ve yüzümden alev fışkırıyor. Defalarca dışarı çıkıp giriyorum. Yüzümü gözümü ıslatıp tekrar geliyorum ama olmuyor. “Ya ne olur kalkın gidelim!” diyorum yalvarırcasına ama dinlemiyorlar. Gece 4-5 sefer kalktım yattım. Gidip diğer odaların pencerelerini de açıyorum cereyan yapsın diye. Ama yok yok yok! Kesinlikle uyuyamıyorum. Sabaha kadar gözüme uyku girmediği gibi bir de dünyaya düşen alev topu gibi kızardım. Ben bunu unutur muyum? Aslaaaa! Elbette acısı çıkacaktır başka bir yerde…
Turun en rampalı, en uzun süren, en çok lastik patlaklı, en çok yanlış yola sapılan, kısacası en zorlu günüydü. Ancak bize birçok ders verdi.
Birincisi neymiş efendim; tura çok yıpranmış dış lastikle çıkmamak lazımmış. Mümkünse hiç uğraşmamak için patlak önleyici slime sıktırmak daha iyi olacaktır. Zira bir senedir dağ lastiklerimi yamamadım.
İkincisi neymiş efendim; her ne olursa olsun ekipten kopmamak lazımmış. Kaybolsak da beraberiz, keyif yaparken de, geç giderken de.
Tur Bilgileri
Tarih: 17 Mayıs 2009 Pazar
Mekan: Yazılı Kanyon – Hasdümen – Çetince
Mesafe: 63 km
Tırmanış: 1408 m
Tur Zamanı: 6:27
Başlangıç ve Bitiş: 6:30 ve 20:00
Eğirdir – Yazılı Kanyon 16.05.2009
“Kaderimde Yazılı’ymış!”
Yola çıkar çıkmaz “Düz git” dediler. Yol, iz bilmeyeni en öne geçirdiler. Ne bir haritaya baktım ne de ön çalışma yaptım. Belki de nereye gittiğimi bilmiyor olmam ilk pedal basışımda heyecanımı ikiye katladı. Şehir imajını veren gürültüden, binalardan, araçlardan Yazılı Kanyon tabelasından sağa kıvrılarak kurtuluyoruz. İşte tur şimdi başlıyor!
Hızımız 25 km/s’ in altına düşmesin diyerek başlangıçta tempo tutuyoruz. Ekipte yavaş yavaş kopmalar başlıyor. Sorgulamaya başlıyorum! Deli gibi pedal basıp önümdeki bisikletlinin sırtını mı izlemek istiyorum? Yoksa yemyeşil ağaçların arasında nazikçe kıvrılan mis kokulu yolların akışına kendimi bırakmak mı? Karar verir vermez en yakın gölgeye bisikleti çekip arkadan gelecek olanları bekliyorum. Nasıl olsa mola yerinde görüşürüz diyerek ilk fotoğrafları çekmeye başlıyorum.
“Bu koku ne?, mmmmm” diye içime çekerken arkadan “ıhlamur” diye bir cevap geliyor. “İğde de olabilir ve ya hanımeli.” Belki de hiç bilmediğimiz bir bitki ama muhteşemdi içimdeki etkisi. Mevsimi tam tutturamamışız diyoruz dallardaki ham meyveleri görünce. Dut, kiraz, erik, yenidünya ve aklınıza gelebilecek daha birçok meyve ağacıyla dolu yollar. Yol kenarındaki bir aile bahçesindeki erik ağacına buyur edene kadar tadamıyoruz hiçbir şeyi. Hani şehirdeki gibi kirli mi temiz mi diye düşünmeden, etrafınıza bakıp yıkayacak çeşme aramadan dalından kopardığınız gibi avucunuzda ovuşturup ağzınıza atarsınız. İlk kütürdeme sesiyle eriğin tatlı, taze çekirdeğini bile yediğinizi fark edemezsiniz. Belki de bizi buralara sürükleyen şey; çocukluğumuzda sahip olup da kıymetini bilmediğimiz, şimdi özlemini duyduğumuz, o zamanlarda aklımız erseydi hiç bitmesin diyeceğimiz bu özel anlardır.
Uzun zaman sonra ilk bulduğumuz çeşmede elimizi, yüzümüzü yıkamanın, tenlerimizdeki tuzu giderip kana kana su içmenin bizi ne denli mutlu ettiğini anlamanız mümkün değil. Anlayamazsınız! Çünkü güneşin altında kavrulduktan sonra yedekteki matarada su olduğunu bildiğiniz halde kaç kilometre sonra karşınıza çeşme çıkacağını bilmeden o suya dokunamamanın ya da yudum yudum sadece ağzınızı ıslatmak için idareli kullanmanın ne olduğunu yaşamalısınız.
Akşama doğru Isparta Sütçüler’e bağlı olan Yazılı Kanyon’a varıyoruz. Kanyonda bulunan kayaya kazınan Hür İnsan üzerine yazılmış şiirden alıyor adını. Şairi tüm insanların tek bir tanrıdan geldiğine inanan hümanist filozof Epiktetos’tur. Epiktetos köle, esir anlamına gelir, ismi değildir. M.S 100’lü yıllarda yazılan bu şiir hala geçerliliğini korurken kayanın arkasında hazine vardır diye dinamitle patlatarak yazıyı deforme eden insanların hırsları ise bize tarihten tanıdık gelmektedir.
Hür insan üzerine şiir:
Ey yolcu, yol hazırlığını yap ve koyul yola; şunu bilerek :
Hür kişi sadece karakterinde hür olan kişidir
Kişi hürriyetinin ölçüsü bizzat kendi doğasında bulunur
Ve kararında içtenlikliyse hür kişi ,
Yüreğinde ise dürüstlüğü, işte bunlar asil yapar kişiyi
Ve bununla yücelir hür kişi hatalarla değil.
Ana-babadan gelen uydurma bir asaletten tat almaz o :
Zira ana-baba değildir hür insanı doğuran
Zeus’tur herkese ata olan ve de tek kök insanoğluna
Herkesin tek şansı vardır. O alır kader icabı beden güzelliğini
Budur soy güzelliği ve hür olma hali gerçek anlamda.
Ruhen köle olan ise sakınmaz kötü sözden, katmerli köle de olsa
Aşırılıktır şiarı bu kişinin, yüreğinde soysuzluk vardır
Ey yolcu, Epiktetos köle bir anadan doğmuştu, ama
Yüceydi herkesten, bir kartal gibi: bilgelikte ise takdire şayandı ruhu
Söylemem gerekirse, tanrısal bir varlık doğurdu onu. Keşke şimdi de (bu mümkün olsa)
Böylesine yararlı ve sevinç kaynağı bir insan
Tüm ünlü kişiler arasında köle bir anadan dünyaya geldi.
Suyun şırıltısından birbirimizi duymayalı, ayağımızı buz gibi suya sokup “oh bee!” demeyeli, bakalım en çok kim dayanabilecek diye yarışmayalı, kıyısında bir bardak değil demlikle çay keyfi yapmayalı ne kadar da çok zaman geçmiş. Yetişmek zorunda olduğum bir otobüs yok ya da akşam yemeğine bekleyen birileri. Aradım ama telefonu açmadın diyecek birileri de. Telefonlar kapalı, muhabbet alıcıları açık. Konunun ne olduğu ya da yarısını duymayıp anlamadığımın hiçbir önemi yok. Farkındayız milyonlarca insandan ne kadar daha şanslı olduğumuzun. Muhabbette zorlanmaya başlayınca öyleyse patlatalım bir fasıl diyerek akşam eğlencesine başlıyoruz ta ki yatana dek…
İşte Tur Ayrıntıları;
Sabah 7:30’da Eğirdir’e iniyoruz. Midelerimizden gelen gurultuya aldırmadan bir daha uğraşmamak için güzelce bagajlarımızı yerleştiriyoruz. Bu işler oldukça zamanımızı alıyor.
Nurettin Abi eski bir arkadaşını görmeye gittiğinde biz de kahvaltı için uygun bir çay bahçesi arıyoruz. Göl kenarında güzel bir yer bulduk derken, işletme bizimle ilgilenmeyince çayı hazır olan başka bir yer arıyoruz.
Karınlarımızın doyduğu, çayların keyifle içildiği mutlu anlarımızdan sadece başlangıç!
Yoldan geçerken bizi fark eden bir abimizle muhabbet ediyoruz. Kendisi Triathlon antrenörü Kadir Can. Forumlardan aşina olduğunu söylüyor. Çevreyi çok iyi bildiğini sürekli antrenmanlara çıktığını söyleyince Müfit Abi’ye rotamıza alternatif rampaları kıracak başka bir yol tarif ediyor.
Aramıza Eğirdir ve Zonguldak’tan katılacak olan arkadaşları beklerken biraz dolanıyoruz.
Ve işte onlar da tamam. Saatlerimiz 10:30’u gösterdiğinde pedallarımız dönmeye başlıyor.
Yazılı Kanyon tabelasından döndükten sonraki yol muhteşem. Sessiz, sakin, yeşil ve mis kokulu.
Yol kenarında kendilerince oyun oynayan iki kız çocuğu görüyorum. Çok şekerler. Onlara cici tokalar armağan ettikten sonra bir de fotoğraf çekiyoruz anısına.
Neneleri selam veriyor durumu görünce. “Aleykümselam teyzecim” diyorum coşkulu bir sesle. “Buyurun meyve yiyin” diyor ağacı göstererek. Dalından toplanan taze meyveye kim hayır diyebilir ki! Bir de bu kütür kütür tatlı bir erikse. Topluyoruz avuç dolusu yolda giderken eşlik etsin diye.
Önden gidenler gölgeye ve suya bizden önce kavuştular ancak muhteşem erikleri kaçırdılar. Sadece tadımlık bakabildiler.
Kova’da Gölü’ne varıyoruz.
Yol kenarında koca bir otobüs ve içinden çıkarılan birçok bisiklet. Dikkatimizi çekiyor, yavaşlıyor ve duruyoruz. Arkadaşlar da bizim gibi bisiklet meraklıları. Göl etrafında ve yakın civarları gezmeye gelmişler. Zirve Dağcılık’tan olduklarını öğreniyoruz. İçlerinden biri (ismini unuttum kusura bakmasın) beni tanıdığını ve yazılarımı Pedal Sesi’nde okuduğunu söylüyor. Beğendirebildiysek ne mutlu efendim. Nice karşılaşmalara nice dostluklara…
Öğle yemeği molamızı burada vereceğiz. Ne ile mi? Kayısı, fındık, fıstık, çantaya neler depoladıysak.
Mis gibi kokular çekiyorum içime. Dağlar beni kucaklıyor ben de onları…
Gölge ve yemek molasının ardından tekrar yola koyuluyoruz.
Yolda çiçekler, çimenler eşlik ediyor bize.
Yollar kıvrıldıkça rüzgarın yönü değişiyor tıpkı bizimki gibi!
Müfit Abi;
Nurettin Abi;
Emre-Serkan
Her zaman söylediğimiz gibi; “Önemli olan varmak değil yolda olmaktır.”
Yazılı Kanyon’a çok az bir yolumuz kaldı.
Ve işte Yazılı Kanyon’dan fotoğraflar;
Yazılı Kanyon denilmesinin sebebi kayaya kazınan işte bu Hür İnsan şiiri,
Kana kana su içmek,
Bir yandan hoplayan zıplayan alabalıklara bakıyorum, bir yandan da acaba ben de mi suya komple girseydim diye düşünüyorum.
Buz gibi suda yıkanan, karnını doyuran temiz, tok ve mutlu insanlar.
Bu da güne damgasını vuran olay! Su yanında bir demlik çay içilirken yanında da kabuklu bademle muhabbet tatlandırılır. (İşletme sahibi abimiz burayı yeni devralmış. Eşi de kendisi de çok iyi insanlar. Kendilerine buradan teşekkür ediyoruz.)
Bir sonraki günde görüşmek üzere hoşça kalın.
Tur Bilgileri
Tarih: 16 Mayıs 2009 Cumartesi
Mekan: Eğirdir – Kovada Gölü – Yazılı Kanyon
Mesafe: 30+37 = 67km
Tırmanış: 405 m
Tur Zamanı: 3:57
Başlangıç ve Bitiş: 10:30 ve 16:30
TOROSLAR’IN ETEKLERİ ZİL ÇALIYORDU
Betim benzim atmış, umutsuzluk, mutsuzluk, grilik kaplamış tüm benliğimi güneşi göremediğim günlerden beri. Kışın rehaveti çökmüş ciğerlerime öyle ki nefes almama engel olmuş. Sanki bir krizin eşiğinde çırpınmaya çalışan zavallı kalbim. Kaldıramayacağı kadar yükler yüklemişim ona sormadan aylarca. Ne istiyorsun ya da neden istemiyorsun diye ona danışmadan yaşlı bir hamalın bel kemiğini kırmışım. Yetmemiş bir de sıkıştırmışım köşeye hiçbir yere gidemesin, kaçamasın bu şehirden diye. Tutsak etmişim gizlice. Onu cezalandırdığımı zannederken aslında kendimi atmışım dipsiz bir kuyuya, kimseler bulup da çıkartmasın diye.
Başımı alıp gittiğim, demir atımla dertleştiğim o yüce dağlardan biri sesleniyor usulca “Kevser gel, Kevser hemen kalkıp gel, düşünme!” diye. Ses öyle derinden geliyor ki içimde tarif edilmez bir merak uyanıyor kaynağını bulmaya yönlendiren. Bu haykırış, bu yalvarış ondan mı benden mi bilemiyorum! Ama belli ki birinin fena halde yardıma ihtiyacı var. Bu bensem nedeni belli diyorum kendi kendime. Üst üste gelen, yaşayarak öğrenilen tecrübeler. Hem kalbimi hem de bedenimi bu şehre tutsak eden üzüntüler, özlemler ve ansızın çıkan sakatlıklar. Peki ya O! Onun ne derdi vardı da bu kadar ısrar ediyordu ziyaret etmem için. Belki de misafire susamış, uzun zamandır kimseyi ağırlayamamıştır. Suyundan içirip, meyvesinden yedirememiş, doruklarında rüzgarıyla kimsenin tenini okşayamamış, güneşi yüzleri güldürmeye yetmemiş, gölgesinde kimsecikler dinlenmemiş, barındırdığı yüzlerce çeşit bitki ve çiçek ile insanların içine işleyememiştir. Kimse ıhlamurların, iğdelerin ve o muhteşem çiçeklerin olağanüstü kokularını içine çekip, gözlerini yumarak yaşadıkları muhteşem anların farkına varamamış ve şükretmemiştir.
“Ne önemi var?” Sonuçta bizim bir şekilde kavuşmamız gerek. “Bekle beni Ey Yüce Toroslar! Sana geliyorum,” diyerek demir atıma atladığım gibi şahlanıyorum.
Heyecandan olsa gerek ilk karşılaşmamızda yavaş yavaş kafamı kaldırıyorum ve tepede göz göze geliyoruz. Ağzım kulaklarıma varıyor. Doruklarından güneşin çıkmasına izin vererek adeta bizi selamlıyor, “hoş geldiniz” diyor. İşte o an anlıyorum ki tek mutlu olan ben değilim ya da biz değiliz. O da en az bizim kadar heyecanlı, meraklı ve mutlu öyle ki Toroslar’ın Etekleri Zil Çalıyordu!
Devamı ve daha fazlası ilerleyen günlerde karşınızda olacak.